27 Kasım 2010 Cumartesi

Karaktersiz Zavallılar!


Uğruna ölmeyi de, öldürmeyi de göze aldılar. Onun gücüne kapılıp canı da, şerefi de yok saydılar. Kimi zaman bıçağı tene sapladılar, kimi zamanda namlunun ucunu kafaya dayadılar. Sinir krizleri geçirdiler, ayılıp bayıldılar. Bazen ağladılar, bazense ağlattılar. Belki üzüldüler, belki de üzdüler. Kimi için amaçtı o, kimisi için araç. Sevgiyi de yoklaştırdı o, onuru da. Kişiliği de zayıflaştırdı o, dostluğu da.
O "güç" demekti. Korkuyu onun için yaşadılar, bazen de dibe vurdular. Ya varlığıyla mutlu oldular yada elde avuçta bir şey kalmayınca kendilerini trabzandan boşluğa bıraktılar. Onun yokluğu bazılarına mezar oldu. O elin kiriydi! Ama onsuz olmadı! Olmayacaktı!..
Ölüm kaçış değil zayıflıktır! Bunu anlayabilselerdi; yoklukla savaşta en büyük cephanelerini elde etmiş olacaklardı. Unutulmamalı! Paralı fakirler de var. Yürek fakirleri...
O kağıt parçası eline geçince karakterinin bozulduğunu sanırlar. Oysa; hep karaktersizdi. Yanılırlar!..

***

Yazılarını severek okuğum bir blog yazarı beni mimlemiş. Kim mi? Pandora! (alargu.blogspot.com)
Mimin konusu; uluslararası geçerliliği olan bir para olsaydınız, hangi ellerin size dokunmasını, dokunan o ellerin sizi hangi ülkelere götürmesini isterdiniz?
Uluslararası geçerliliği olan bir para olsaydım; Euro € olup, tedavülden kalkana kadar hayır işleyenlerin ellerinde olmak isteredim. Mutluluk için, gelecek için, yüzdeki ufacık bir gülümseme için harcanan bir para...
Dokunan o ellerin hangi ülkelere götürdüğü hiç ama hiç önemli değil. Muhtaç ve ihtiyacı olanlar için her yerde olabilirim...
Yazıyı okuyan ve mimi yazılarında işlemek isteyen tüm blog yazarlarını mimliyorum.

21 Kasım 2010 Pazar

Arkadaştan Sevgili Olur Mu? (III)


Ne kadar yakınsa, o kadar uzaktı aşk onun için. Ellerini uzatsa dokunacak, dokunsa kaybolacak.
Aşkın; belli belirsizliğinde bulanıyordu. Öyle ya! Belki de bir sözden bile aşklı anlamlar çıkarır, sonrasında hayallere dalardı. Bazen o hayaller o kadar büyülü gelirdi ki; gerçek hayata dönmek istemezdi. Ve hayat düşlerinin yanında sönük kalırdı.
O tüm yüreğiyle seviyordu. Sevilense bunu göremiyordu. Çünkü; aşkla değil, dostça bakıyordu sevenin haline...
Hayat bu ya! Sevenin dile getiremediğini, ardında bıraktığı anlamlandıracaktı. Bu; aşkını söyleyenin sözlerinden bile can alıcı olacaktı...
Güzel bir akşamda devrilen çantasından düşen kitapta saklıydı aşk. Aşkın Romanı'nın sayfaları arasında bulunan fotoğrafta! Geçmişe dair anlık beliren soru ve cevaplarda; dostça baktığımdan anlamlandıramadığım tavırlarının, aşkla olduğunu anlamak ne kadar acı! Ve geri geldikten sonra "Kitabı ödünç alıyorum!" dediğimde gözlerinden okunan korku, öğrenmemden çekindiğini belli eden tavırları çok üzücüydü.
Her gece okudum. Aşkın Romanı adlı kitapta altı çizili cümlelerin bulunduğu paragraflarda düşüncelere daldım. Ve sonra fotoğrafın arkasındaki yazıyı görünce ruhum kanadı. "Yalnız başına sevmekse mutluluk; ziyandır."
Ve sonra... Sahile indim. Onunla çokça buluştuğumuz o yere! Deniz dalgalı, sonbahar yeli ise; mağrurluğundan bir şey kaybetmemiş. Alabildiğince öfkeli. O karşımda beliriyor. Rüzgarda bir kısmı uçuşan şalını görüyorum. Yüzü yele dönük, denizi seyrediyor. Yanında bir başka ben beliriyor, yani onları gözlemleyen ben ve onun yanındaki bir başka ben. Önce onu izliyor, sonra bana olan tavrından anlamlar çıkarmaya çalışıyorum oturduğum yerden. Sonra o ve onun yanındaki ben, bana doğru dönüyor oturduğum banka yaklaşıp bakıp gülümsüyorlar. Gözleri bana baksada, bakışlarda bir farklılık var. Kaykılıp arkama bakıyorum. Tahta banka kazılmış isimlerimizi fark ediyor, elimi kazılanın üzerinde dolaştırıyorum. "Ona bakıyorlarmış" diye mırıldanıp arkamı döndüğümde; elleriyle kalp işareti yapan kızın vapurdaki bana gülümsediğini görüyorum. Ve uyanıyorum yaşanmışı rüyada görünce...
Ödünç aldığımı geri götürüyorum sahibine. Tek bir eksikle! İçinde resim olmadan.
Teşekkür ediyor ve gün içinde yapmam gereken işler için gidiyorum hiçbir şey olmamış gibi...
Sinirli, kızgın ve mutsuzum. Onun mutsuzluğundan sebep bu. Suskunluğundan, durgunluğundan. Söylemeliydi! Bir terkediş olmayacaktı sonunda. Dostluğu silmek yakışmazdı bize. Bunu kavramalıydı. O terk edip gitmedikçe, benim gitmeye niyetim yoktu. "Belki de o beni sevmedi. Ondaki beni sevdi! Zaten..." Hayattan gelen bir sürprizdi; bu aşk. Yepyeni bir sayfa açabilirdik. Ama hiç beklemediğim bir anda ondan gelen sahifeleri olan başka bir sürpriz kapımın önünde beni bekliyordu. Üzerindekini okuyunca başladığım yere geri döndüm:
"İlk Aşk Unutulmaz"

8 Kasım 2010 Pazartesi

Arkadaştan Sevgili Olur Mu? (II)


Hiçliğe adanmış bir aşkın yalnız kahramanıydı o. Ruha işlemiş bilinmeyenin varlığından söz etmemeyi yeğleyenin, sessiz çığlıkları.
Kimselerce çözümlenemeyen sözsüz bir bekleyişti. Adı konulmasın ki aşk acısının, sonu daha bir acı olmasın.
Hislere gömülüyordu ruh. Her akla gelişinde sil baştan tekerrür ediyordu. Öbürüne göre daha katlanılırdı bu. Çünkü diğer yandan hep var olmuştu; aşk acısı çekenin suskun çığlıkları.
Belki de suya yazılan bir sevdaydı bu. Hiç bir zaman okunmasın ki; acı veren o duygular oracıkta kaybolsun. Yanılgıydı bu. Her defasında duygunun ruhu düğüm düğüm etmesi kaçınılmaz bir sondu.
Gözlerinden okunan aşkı; aşkla bakan görebilirdi yalnız. Sevilen bile seçemezdi, bu hisli duygudan yoksunsa. Keza öyle oldu. Göremediğim aşkın yıkıntıları altında kalmışım hep. Körmüşüm!
Dostun aşkı! Birlikte güzel bir akşam geçirirken yanımda bulunmadığı o anda, devrilen çantasından düşen kitapta saklıymış. Aşk konulu romanın içinden biri o... "Ben" Eski bir fotoğraf, anlık beliren soru ve cevaplar. Geçmişte yaşanılanların dostça değil, aşkça olduğu... Sonrasında akşam vedalaşmadan önce "Kitabı ödünç alıyorum!" dedikten sonraki telaşı anlatamam!
Sonbaharın yel esintisiyle çevrildi sayfalar. Masanın üzerinde unutulmuş aşk temalı kitabın sahifeleri arasındaki fotoğraf rüzgarın etkisiyle yerinden oynadı. Kımıldadı, fakat kitabın arasından çıkmadı.
Geceleri okudum hep. Altını çizdiği cümlelerin bulunduğu her bir paragrafta onun somutlaşan duygularının ağırlığını ruhumda hissettim. Boğuldum. Kitap elimde düşüncelere dalıp uyuya kaldığımda, aşkın yükünü taşıyan ruhunun yanıma sokulduğunu hissettim.
Bazı geceler ne kadar soğuk, yalnız ve hissizdi. Derin uykularda bile yorgunluk çekiyordum. Sonra geceler böyle geçmeye başladı. Ve her sabah aşk çığlıklarıyla uyandım.
Of! Biz çok eski arkadaştık. Yıllardır onun taşıdığı bu yükü artık ben taşıyordum. Ama onun omuzlarındaki yükte en ufak bir azalma olmadan. Ki ben, başkasını seviyordum...
Aslında bilmek isterdim! Ömür boyu acı çekmektense, birkaç gün acı çekip unutması daha katlanılır diye düşünüyorum. Ama sonra kitabı hatırlıyor, çoktan verilmiş cevabı anımsıyorum:
"Aşkın Romanı" (L'Amour Roman)

28 Ekim 2010 Perşembe

Arkadaştan Sevgili Olur Mu?


"Neşe mi? Hiç olmadı ki. Silik kalmış bir kavram benim için..." dedi boğuk sesiyle. Gözlerinde biriken damlaları akıtmamak ve gerisinin gelmesini önlemek için yukarı doğru baktı. Gözyaşlarını içine akıttı. Nerden bilebilirsin ki? İçinde dibi karanlık bir nehir vardı belki de.
Onu izledim. Yüzünden aşağı eline doğru indim. Baktığımın farkında olunca elinde buruşmuş mendili, avucunu sıktı. Yüzüne doğru götürdü. Boğazını sıkan duygunun derin izli ellerinden, kelimeyi 2 heceye bölerek çıkarabildi. "Soğuk"
O nehrin kıyısında durmak istedim. Ama onun buna izin vermeye niyeti yoktu belli ki. Sorgulayan gözlerime bakamayınca, sormayı yeğledim. Niye duygularını içine kazdığı kırışık ruhuna gömüyordu? Ben başlangıç cümlesine girerken; tıpkı suç işlerken yakalanan masum bir çocuk gibi afalladı. Dikkati dağıtmak istedi. Konuyu başkalaştırmaya çalışırken yüzüne aptallık kattı, ani değişen yüz ifadesi.
Başka zamanlarda gülen yüzünün ardında hep bir hüzün saklıydı sanki. Sessiz anlarda, çıkacak bir sözü bekler gibiydi. An durgunlaştığında bir anda atılıp söylemek ister gibiydi.
Yağmur damlaları pencerenin camından aşağı doğru süzülürken, şehrin ve trafiğin ışığı yön veriyordu sanki düşüncelerine. İşte, oraya baktı uzun uzun. Daldı gitti bazen mehtaba. İşaret parmağıyla kırmızı ojeli tırnağını kazıdı.
Sonra diğer masalarda güzel bir gece geçiren insanlara aldırmadan, ortamdaki kara bulutları şen bir kahkahayla dağıtmak istedi. "Sonbahar. Soğuk. E şifayı kapmışım." dedi. Onaylayıcı bir cümle bekledi. Ama yap(a)madım.
Sonra duraksadı. Hemen geleceğini söyleyip izin istedi ve ayrıldı. O ardına bakmadan giderken, çantası masanın üzerinde devrildi. Açık olan kısmından aşağı doğru bir kitap kayıverdi. Yere düşeni elime aldım. Eskiydi. Hafif büküp, arka kapağını baş parmağımla bastırıp sayfaları geçtim. Ve arasına saklanmış fotoğraf! Soruların cevabı gibi geldi. O bir kitap ayracı değildi. Aşk konulu bir romanın içinden biriydi. "Ben"
Ruh sözlerini bir tül gibi sarmıştı. Peki niyeydi bu? Suskunluğu bozmamak. Her yeni bir "arkadaşım" da diri diri gömülmek. Söylemeliydi. Söylemeli. Bu bir yanlıştı! Mazoşistlik.
Kitabı masanın üzerine koydum. Geldiğinde adını onun görebileceği şekilde düz çevirdim. Sonra elini masanın üzerine koydu. Devrilen çantasından düştüğünü belirttim. Önce duraksayıp, sonra heyecanlandı. İlgisiz davrandığımı görünce rahatladı. Söylemedi! Saatler geçip ayrılık vakti yaklaşınca, elim kitap kapağının üzerinde basılı idi:
- Kitabı ödünç alıyorum!

21 Ekim 2010 Perşembe

Ruhu Eskitenler!


Ruhu karamsarlığın keskinliğiyle söktü. Mutlu anında değil, hep hüznünde, acısında, derdinde aradı. Yanında olmanı istedi. Çünkü; sana güveniyordu. Onu terk etmeyeceğini, istediği zaman sana ulaşabileceğini ve hiç bir an atlatılmayacağını biliyordu.
Maddi açıdan kullan(a)mamış olsa da, ruhi anlamda sömürüsünü hep hissettin. Çünkü; mutluluğu, neşeyi değil. Hüznü ve acıyı paylaştı senle.
Zor durumunda yanında olmak, acısını paylaşıp, omuzlarına binen dert yükünü hafifletmek istedin. Kötü günlerin geçeceği tesellisiyle hep yanında olduğunu sezdirdin. O ise; bunu kendi açısından avantaja çevirdi. Defolu psikolojisinin baskınlığıyla...
Ruhu eskitenler! Uzak kalınması gerekenlerdir. Onlar ki; hayattan esen bir yelle oradan oraya savrulan, çınardan düşen bir sonbahar yaprağı gibi kurumuşturlar.

15 Ekim 2010 Cuma

Histanbul


Dinlenmek için gittim, dinlenmekten yoruldum. Yorgun düştüm. Kalemi kağıtla kavuşturamadım. Tuşların tıkırtısında olmadım. Olamadım...
Bazen üstünde kahve fincanı unutulmuş nemli sayfalı kitapta, bazen de mürekkebi henüz kurumadan dağılan yazıda. Bazen uç kısmı sararmış gazete sayfasının köşe yazısında, bazen de arnavut kaldırımlı dar yoldan gelen akordion sesinde... Seni gördüm ve düşündüm.
Unutulmadığını bildiğini bildim. Buna rağmen özlemin ve yazamamanın acısını hissettim. Belkide sayfalarda aradı gözlerin. Özlemişim seni! Okuyucu(m)
Uzaklardayken tek özlemediğim; hislerim kadar yaşlı İstanbul'du. Yoğun, kalabalık ve sisli...

30 Eylül 2010 Perşembe

Çocukların Gözyaşları!


İhlas Haber Ajansı (İHA) tarafından çekilen ve ana haber bültenlerinde yayınlanan bantta; ortada kalan üç çocuk, annelerinin bir bankaya olan 1500 liralık kredi kartı borcu için imzaladığı taahhüdü yerine getiremediğinden tutuklanınca ağlamaları, feryatları kalpleri sızlattı.
Küçüklerin gözlerinden dökülen yaşlar yürekleri parçalarken, acılarını kalbin derinliklerinde hissettiğiniz bu üç çocuğun annesi; tutuklandığından değil, çocukları yalnız ortada kaldığı için gözyaşlarını tutamadı.
Babaları yıllar önce evi terk etmiş, çocukları için yalnız başına 500 lira maaşla geçim derdine düşen annenin 250 lirası kiraya gidiyordu. Tutuklanarak cezaevine gönderilen anne için Bursa Barosu Başkan Adayı Zekeriya Birkan "taahhüdü ihlal" suçundan kişinin borcunu ödediği takdirde hemen hürriyetine kavuşacağını açıkladı.
Çocukların ağlamaları, en büyüğünün sözleri, feryadı, cümlesini hıçkırık ve gözyaşları sebebiyle bitirememesi üzücü ve yürek parçalayıcıydı. Ekran başında hayattan bu kareye bakarken hüzünlerini yürekte duyuyor ve bozuk sistemi, yanlışları yıkmak adına ta içinizde kopan fırtınanın gözde akan damlalarını hissediyordunuz.
Üç çocuk bu acı olay sebebiyle; gözyaşlarıyla bir haber bandında. Çocukların yüzleri gösterilmeden duyguları aktarılmalıydı. Çünkü; bu bant ileride çocukların hüzünlerinin tazelenmesini sağlar. Unutmayalım ki; onlar minikler ve küçücük bir yüreğe sahipler!
Bir de şu var! Bankalar ve kredi kartı olayını cazip hale getirmek için yaptıkları kampanyalar, istekde bulunulmasada eve yollanan yeni kartlar can sıkıcı.

26 Eylül 2010 Pazar

Çocuk İçin Yaşamak Mı? Yeni Bir Aşka Yelken Açmak Mı?


"Kalp, severek büyüttüğünün yada aşık olduğunun arasında tercih yapman için diretebiliyor." diye yazdı saman kağıda tükenmiş kalemiyle. O aşık. Bu durumu kızının anlayışla karşılamayacağındansa emin.
Ud elinde yazdığı bu kağıdı nota nüshalarının arasına sıkıştırırken, kızı aynı odada duymak istemedikleri varmış gibi yüzü dışarıya dönük hicaz bir parça istedi içinden.
Her gördüğünde kapalı pencerinin dış yüzeyinde aşağıya doğru süzülen çift damla, ona iki göz yaşını andırırdı. Cama vuran kendi yansımasına bakarken gök gürlemesiyle devam eden yağmurdan ürktü. Kadın yaklaşınca kız, annesinin hemen arkasında durduğunu gördü yansımadan. Ve ona doğru döndü. Kadının yeşil gözlerinde az sonra kayacak yıldıuzın güçsüzlüğüne benzer yanıp sönen parıltı vardı şaşkınlıktan. Çünkü arkada vuran şimşek ışığıyla kızın gözünden akan kanları gördü.
- "Fa diyez"
- "Ha?"
- "Yanlış basıyorsun fa diyez" dedi camdan dışarı
seyrederken. Kendini koltukta buldu. Kadın elinde udu dalmışım diye geçirdi içinden, yere düşmüş nota nüshalarını kaldırır iken.
Cama vuran kendi yansımasında, tıpkı bir gözyaşı gibi gözlerinin altından süzülen yağmur damlalarına bakarken, gök gürlemesiyle devam eden yağmurdan ürktü. Kadın yaklaşınca kız, annesinin hemen arkasında olduğunu gördü yansımada. Ve ona doğru döndü.
- "Sana anlatmam gereken birşey var." dedi kadın ve laf kesilirse gerisi gelmez korkusuyla nefes almadan devam etti.
- "Seçim senin. Seninle gelip onun evine taşınmam veya aynı yerde yaşamam. Bunu düşünüyorsan unut. Şunu ise aklından çıkarma; ya beni silersin yada onu" dedi genç kız anlatılanların ardından.
Güm güm güm güm diye atan o zımbırtı dururken çekilen acı, beklentilerinin gerçekleşmeyeceğini anladığında çektiği ağrının yanında daha küçük, daha naif kalır. Ama evlat herşeyden önce gelir. Bunu kazısaydı yüreğine bile bile lades demez, huzurlar devrilmezdi.

22 Eylül 2010 Çarşamba

Kadını Çirkinleştiren Unsurlar (II)


Güzeli çirkinleştiren nedir? Yalanlar, dedikodular, kıskançlıklar, yersiz sorular, kaçamak cevaplar, tavırlar, söylenmeler.
Örnekse örnek:
1. Kötü amaçla söylenmeyen bir sözden farklı anlam çıkarır yada küçük bir olaydan kıskançlık krizine girer ve sorunu dile getirmek yerine trip atar.
2. "O mu güzel? Ben mi?" diye yersiz sorular sorar, verilen cevaptan tatmin olmaz yada olumlu yanıtı olumsuz yönüyle algılar.
3. "Nerdesin?" sorusuna gece kız arkadaşlarıyla eğlencede olduğu halde "evdeyim" der.
4. Kız arkadaşıyla telefonda saatlerce dedikodu yapıp, yanındakini bıktırır.
5. Ayakkabı ve çanta koleksiyonlarıyla tüketime katkıda bulunur, eve masraf çıkartır.

18 Eylül 2010 Cumartesi

Kadını Çirkinleştiren Unsurlar


Görsel güzelliği akılla bütünleştiğinde, dünyanın sekizinci harikasıdır; kadınlar!
Her ne kadar güzellik nakış gibi işlenmiş olsada görselliğine, yanlış kullanımdan ötürü defolar mevcut iç yapısında.
Peki güzelliği minimize eden unsurlar nelerdir?
* Hasetinden çatladığında kıskançlık kanda dolaşan parazit, çekememezlik yan etkisi, kırık bünyesinde. Kadının aşkına olan kıskançlığı değil, "Kadın kadının düşmanıdır!" mantığı söz konusu olan.
* Kendileri kabul etmesede özgüven sorunundan kaynaklı çatlamalar mevcut içlerinde. "Güzel adam sevmem, gözü dışarıdadır ve kızlar etrafında olur" sözünü duymuşsunuzdur. E ne yapalım o zaman çirkinleşelim mi?
* Hafif şişman olanları birlikte yemeğe çıkıldığında kuş lokmaları kadar tabağı doldururlar. Ne komiktir ki; evde boğazını tutamadığını düşünememek...
* Kararsız kadın tipi. E tabi, alışveriş ve giyim dünya sorunudur.
* Doğruyu söyleyince bozulurlar: "Hayatım sen biraz kilomu aldın?"
* Hazırlanma problemi. Çözümü zor bir denklem gibi. Giy çıkar, giy çıkar saatler cepte mi?
* Peki Zamanında buluşma yerinde olmayana, üzerine dakikalar ekletip harmanlayana ne demeli?

14 Eylül 2010 Salı

Konu: "Aşk"


Konu aşk olunca, hiç şüphesiz herkesin yakınacağı bir durum vardır. Kimi sevdiğinin (veya sevdiğini düşündüğünün) ilgisizliğinden yakınır. Kimi kıskançlığından dem vurur.
Her bitmesi muhtemelin ardından, ilişkilere dönük eleştiriler başlar.
İlişki başlamadan ileriye dönük hayallerde; nüfusu iki kişilik en ütopik sevgi cumhuriyeti kurulacağı düşünülür. Mümkün mü? Düşünceler gerçekle uyuşmaz. İki tarafta kendi bağımsızlığını ilan ederken, biri diğerinin bağımsızlığını tanımaz. Adına sömürücülük mü, mandacılık mı denir? Artık ne derseniz deyin. İçinden çıkılmaz bir durum oluşmuştur. Sonu belli olmayan.
Kadın herşeyden sorumlu tam mükelleftir. Nerededir? Kimledir? Ne yapıyordur? Hesap verir. Adam ise dar mükelleftir. Çok yanlış.
Oysa kadın isterse..! Aklına koyduğunu yapar. İşte bu yüzden ilişkiler karşılıklı güvene tabi olmalıdır!

11 Eylül 2010 Cumartesi

Benim Adım "Gam"


İstanbul ne Nişantaşı'ndan ibaret, ne de Ortaköy'den. Diğer ilçe ve ilde yaşayan ya işsizlikle bütünleşik yada geçim derdiyle devrik.
Dolce&Gabbana çantasını bileğinde taşıyan yüksek topuklu kadın yada Mercedes'inde bluetooth kulaklığıyla sohbet eden adam mutlu azınlığın resmi ise; evlere temizliğe giden üniversite mezunu 40 yaşındaki Fatma teyze veya kahvehanede sarı sayfalarda iş arayan yeni mezun mutsuz çoğunluğun portresi.
Adamlar okeye dördüncü arama derdindeyken, kadınlar fındık yada çay toplarlar. Evin hanımı akşama ne pişireceğini düşünürken, baba bırakın çocuğuna karne hediyesi için söz verdiği bisikleti, akşam eve erzak olarak üç beş kuruşa ne alabileceğini tahlil eder.
Anadoluda durum bu. Orada hayat her gün ağarmasıyla böyle doğar, her güneşin batmasıyla yarının derdi boğar.
Geçin işlek bir caddeye, oturun. Koşuşturanlar arasında kaç tane güler yüz göreceksiniz? Mutsuz yüzlerden tahmine varın. Zihninizde canlandırın. Derdi, tasası, düşüncesi nedir arayın.
Ne diyelim? "Bizi bu hale getirenler utansın!"
Bu hayatın jeneriği Karacaoğlan'ın şu sözleridir ;
Bana derler gam yükünü sen götür,
Benim yük götürür dermanım mı var?

8 Eylül 2010 Çarşamba

Hammurabi Kanunları: Kısasa Kısas


Kelimeler silik kalır bazen. Cümleler yitik. Durum bu ise; adı "tükenmişlik"
Hepimiz hedef ve ümitlerimizin şekillendirdiği hayata mutluluğu katık ettik. Ya amaçlarımız renklendirdi en siyah beyaz anları yada sevdiklerimiz yıktı betonlaşmış acıları.
Mutlu anların sararmış bir fotoğraf olarak kaldığı bu hayatta, dert üstüne dert eklemeye and içen kimseler çıka gelir.
Flulaşmış anlara dön bir bak bakalım. Ya en yakın arkadaşın aslında düşmanınmış. Yada dün akıl danıştığın, bugün kozlarını oynamış. Ya terfi almaman için oyun çeviren mesai arkadaşınmış. Yada dudaklarını öpen kadın aslında başkasınınmış.
Derler ya "Abdalın arkadaşlığı yol görününceye kadardır." Öyleyse; göze göz dişe diş. Böyleleri için (196. madde hak getire) Hammurabi Kanunlarını yürürlülüğe sokacaksın iç hesaplaşmanda. Kısasa kısas. Anladığı dilden konuşacaksın.
Bir Alman atasözü şöyle der "Rache ist süss" İntikam tatlıdır!
Kısacası; bu bir özeleştiri yazısıdır intikam isteğine direnemeyenin. Olmadı sineye çekeceksin, yenik düşmeyeceksin her zaman kinine. Yine de "Unutmak en iyi intikamdır." Eğer unutabilirsen...

18 Ağustos 2010 Çarşamba

Bir Kalp İki Kişiyi Sevebilir Mi? (III)


Hasat zamanı gelmişti, biriken kırık kalp mahsüllerini toplamanın. Öyle verimli geçmişti ki zaman; üzüntü ve kırgınlıkla beslenip solmamışlardı.
Büyük buluşma yakındı. Öncesinde karıştırmak gerekliydi eski sayfaları...
Beklenen final beklemediğin anda gürültülü bir törenle belirince, kaçınılmaz olmuştu gidişler. Terk ediş veya ediliş değildi bu. Vedasız bir bitişti. Vaktinden önce gibi görünen ama geç bile kalınan... Ardından başka birinin gözlerinde bulundu aşk. Eller kenetlendi, sözler büyülendi, hisler somutlaştı. Herşey güzeldi. Ta ki...
Eski denilen özlemini bildirdi telefonda, tekrar başlama isteğini. Israrları görüşme dilekleriyle, aralıklarla devam etti. Yeni birliktelikten haberi yoktu tabi veya öyle zannediliyordu...
Kapanmış gibi görünen defterin yeni sayfası açılacak, boş kalan yerler aşk tükenmeziyle karalanacaktı.
Buluştuğumuzda düşünceli ve stresliydi. İşaret parmağının tırnağıyla baş parmağının etini geriye doğru çekme davranışını tekrarlıyor yada kavgalarımızı konuşurken, mutlu anlardan bahsederken gözleri dalıyordu. Ondandır böyle düşünmem.
Son olarak şöyle dedi: "Birlikteliğin olduğunu biliyorum. Arkadaşlardan öğrendim. Ama seni seviyorum. Peki ya sen? Tekrar başlayabilir miyiz?" Aklımda hep bu soru vardı buluşuncaya kadar; "Onu seviyor muyum? Bir kalp iki kişiyi sevebilir mi?" Yanıtı onu tekrar gördüğümde buldum: "Hayır" yaşanmışlıklara duyulan bir sevgiymiş bu.
Naz'la birlikteliğimi öğrendiği halde; ısrarcı davranışlarda bulıunması, huzur kaçırması... Hiç hoş bir davranış değil. Bir daha yapmaması için onu uyardım. Ama anlamış mıdır? Kuşkuluyum doğrusu...

11 Ağustos 2010 Çarşamba

Bir Kalp İki Kişiyi Sevebilir Mi? (II)


Unutulmaya yüz tutmuş güzel zamanlar; hiçliğe dağılıp gözden kaybolan toz ve safran lekeli eski anılardan ibaret. Böyledir; geçmişte kalan aşkın yüklemi. Bittiğini düşündüğün anda bulursun ya onu hayatın aralarında. İstersin ya geri. Öyledir; yalnızlıktan türemiş aşkın öznesi.
Vedasızca gideni biten aşk gibi görürse gözler, ayrılık kaçınılmazdır. Bitiş son gibi görünür, belki de başlangıçtır.
Bilemezdi ki bunu. Bilseydi yapmazdı zaten. Aşksızlık yanılgısına düşüpte vedasız ayrılığın ardından... Yeni bir başlangıçta ilerlerken, niye bu kendini hatırlatmalar?
Niye aranır ki tekrar, yeniden? Sırasımı bitmeyen aşk söylemlerinin. Yanımda sevgilim, aklımda sözlerin...
Hiç beklemediğin anda, yalnızlık huzurunda bulursun. Eller kavuşup, gözler ayrılamayınca adı konur hislerin: Aşk!
Biteni başlatmak yersiz. Haberin var mı yeni birlikteliğimden? Farkına varma seni özlediğimi...

5 Ağustos 2010 Perşembe

Kararsız Kadın Tipi


Fikrini mi Sordu? Yardımcı olmak için yanıt verirsin.
Kollarını yana açıp, ellerindekileri sallar. Soru bellidir:"Şu mu? Yoksa bu mu?" Cevabı verirsin. Önce bir tebessüm belirir, sonra gözleri dalmaya başlar. Zaman ilerlerken sesli düşünceleriyle sıkar. Ardından onları teker teker dener. Sonuç olarak söylediğini değil, diğerini seçer. Niye soruyorsun o zaman?
Kararsız bir kızla mağazaya girmek mi? Asla!

2 Ağustos 2010 Pazartesi

Kısa Bir Aradan Sonra...


Çarpık kentleşmeden, aşırı kalabalıklardan, trafikte geçirilen vakit kayıplarından, bitmeyen yol çalışmalarından, gürültüden. Kısacası; körel(til)miş İstanbul'dan bunalıp başka bir şehre kaçtığımı, geri geldiğimde tüm bunların bitmesini dilediğimi aylar önce "Bulutların Üzerinde..!" başlıklı yazımda dile getirmiştim. Sonuç olarak hiçbir şey değişmemişti.
Temmuz ayında, aynı sebeplerden ötürü bunaldığımdan, dinlenmek ve tatil yapmak için bir kıyı şehrindeydim. Giderken dileğim aynıydı. Ama inancım yoktu.
Sonuç ise; yine hüsran. Herşey bırakıldığı gibi.

22 Haziran 2010 Salı

Anne Bebeğini Kardeşine Evlatlık Verdi!


Anne, senelerdir evli ve çocuğu olmadığı için üzüntü duyan kız kardeşine kendi elleriyle son, yeni doğmuş bebeğini vermişti. Teyze anne olacak, öz anne teyze olarak hayatları şekillenmişti.
Anne çocukları ile ilgilenirken zaman geçiyor, bir yandan da kız kardeşiyle ve yavrusuyla görüşüyordu. Günler takvimden birbir koparken, aylar yılların nezdinde eğiliyor, yalan gerçeğin kendisi oluyordu.
Çocuk teyze bildiği annesini çok seviyor, anne olan teyzesini de yere göğe sığdıramıyordu...
Ansızın çıkagelen fırtına yaşamları yerle bir edecek, hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı. Söz konusu; yalanlar birikintisinin derinliklerinde kalan hayat olunca, hasarın telafisi mümkün olmayacaktı. Onarılması mümkün düşünülenin yanılgı olduğu, duvara çarpmışçasına dank edecek, yıpranmalar, hayıflanmalar kar etmeyecekti.
Bir gün yalanlar toz yığını gibi dağılacak, gerçekler dolu gibi yağacak, yanlışlar tabandan süzülerek sonsuz hiçliğe akacaktı.
O artık çalışıyordu. Gerçeği kim söyledi bilinmiyor. Yıllardır annesi bildiğinin teyzesi, teyze dediğinin öz annesi olduğunu öğrenmesi, kısacası hayatının işlenmiş yalanlar bütünü olduğunu farketmesi; yıkılmasına sebep olmuştu.İlk işi hesap sormak oldu. "Diğerleri yanındayken ben mi fazla geldim?" diye çıkıştı annesine. Kardeşleri bu zor zamanında yanında oldu. Ama o teyze çocukları olduklarını hatırlattı. Etrafın böyle bildiğini ve bu durumu bozmamaları gerektiğini yineledi. Annesinden ise nefret ediyordu.
Onun yaşadığı travmalar o zamanlar anne tarafından yapılan hatanın getirisiydi. Bir anne canından, kanından olan çocuğunu nasıl verebilirdi?

17 Haziran 2010 Perşembe

Bir Kalp İki Kişiyi Sevebilir Mi?


Bu mevsimde karabulutlar uğramaz, güneş ansız buhranları sebebiyle arkalarına saklanmalarda bulunmaz olmuştu. Kuşların cıvıldadığı, martıların deniz üzerinde uçuştuğu sahillerde kız arkadaşımla elele dolaşma zevkini yaşıyordum. İşte böyle bir zamanda kalbime ikinci bir kişi konuk olmuştu. Konuktu ama gitmek istemiyordu. İşin garibi bende kalmasını istiyordum.
Sevgilimin yanımda bulunmadığı bir anda tanıştım Naz'la. Güzelliğinin yanı sıra, çekingen tavırları, sevgi dolu göz ışıltıları, içtenliği, zekası beni benden almıştı. Zamanla görüşmelerimiz çoğaldı, ellerimiz buluşmaya başladı, avuçlarımızın sıcaklığı akşam yellerinde başvurduğumuz sevgi gösterilerine dönüştü. Ve birliktelik başladı.
Diğerinin ondan, onun diğerinden haberi yoktu. Sevgili dediğim kişi diğer mi olmuştu? Bir yandan da eskisiyle görüşüyordum. Ama bunu ben nasıl yapıyordum? Vedada bulunmadan başka bir başlangıçta ilerliyordum. Üstelik bunu yapanları eleştirirken.
Uyandım. Neyse ki bir rüyaymış. Yatağımdaydım. Uyandıran ansızın gelen bir çağrıydı. Telefonun ekranında ne yazıyor biliyor musunuz? Naz! Cevapladım. Gelen ses "Seni seviyorum." diyordu.
Az önce gördüklerim rüyaydı. Sevgilim dediğimlen ayrılmıştık. Sözün kısası; Nazl'a tanışmamız ayrılık sonrası gerçekleşmişti. Ama Naz ve aramızdaki sevgi mutluluk kadar reeldi.
Eski kız arkadaşımla hikayemizin sona erdiğini düşünüyordum. Ama boş kalmış sayfalar rüzgarın etkisiyle sola doğru yatacak, açılacak ve yazılması gerekecekti. Eskisiyle neden bitmişti?
Yüreğin bana yaydığı mutluluk ışığı zamanla kayboluyor, yerini hafif bir karartı alıyordu. Anlaşmazsızlıklardan ötürü kalbin kıpırdanmaları, artçı sallantılara dönüşüyor, sevgi kalıntılar altında kalırken, duygular harabe oluyordu. Son mevsim sert çatışmalarımızdan oluşan rüzgarla sönüyor, dumanı havaya dağılırken közlenen kalbin kokusu hissediliyordu.Böyleydi sevginin götürüsü, getirisi ise yıpranma. Sonuçta ayrılık olunca, iki taraf da birbirine kızgınsa beklenen final, beklemediğin anda büyük bir törenle beliriyordu. Bu son gelecek sevgilerin başlangıcı oluyor(du).
Ayrılmıştık. Söylenmelerden ötürü veda bile etmeden. Günler sonra arkadaş ortamında Naz ile karşılaşmıştım. Sonra anlaşmalar, buluşmalar, konuşmalar başladı. Ve sevgi yaşam sahnemizin yeni arka fonu oldu.
Eski kız arkadaşım ister istemez aklımdaydı. Mutlu muydu? Merak mıydı bu? Özlem miydi? Bu sorular geçerken aklımdan, önce bir mesaj, sonra bir arama gerçekleştirildi tarafından. Beni özlediğini, tekrar başlamamız gerektiğini söylüyordu. Sustum. Ne diyeceğimi bilemedim. Bir kalp iki kişiyi sevmemeliydi! Sevemez...(di)
Bir kalp bu kadar cömert olmamalıydı. Aşk çalınca kapını; ister sevgilin ister eşin olsun (ki evlilik ise kağıt üzerinde bitmeli) ayrıldıktan sonra başlamalı yeni birlikteliğe. Başka seçenek yok. Bir yanlış, diğer doğruları götürür. Yanlışı yapanlar yanlışın ta kendisidirler.

14 Haziran 2010 Pazartesi

Ars gratia artis


"Ars gratia
artis
" Anlamı; sanat sanat içindir. Müzik, tiyatro, sinema, resim, edebiyat. Dahası; operada arya, müzikalde sopranonun sesi, tiyatro metnindeki karakterin aşkı için ölümü seçmesi, ölçü ve uyağın silinip şiirin böylede kalp sızlattığını gösteren Garip Akımı farklı yerlerde, farklı zamanlarda icra edilmiş olsalar da bir şeyde birleşirler. Sanatta!
Sanat sanat içindir. Ve sanat insan (toplum) içindir. Sanatın yol göstericiliğinden, hislere tercüman oluşundan, duyguları somutlaştırıcılığındandır bu.
Tuvalde gezen fırça, portede gelecek notanın önüne konan es, sahne alımı öncesi yapılan diyafram ve solfej çalışmaları, oyuncunun tonlamadaki özverisi. Hepsi yapılacak projenin ön çalışmasıdır.
Yanlış olan; bu birkaç yılda çabuk tüketen bir toplum haline getirilmemiz. Bu durumu olağanmış gibi benimseyip, üstesinden gelmek için düşünmemektir can acıtan. Müzikse söz konusu; ham olanı benimsemiş halk. TSM de gerekli olan nazariyat, usul bilgisi ve repertuar zenginliği göz ardı edilmiş.
Bu demek değildir ki; genel anlamda bakıldığında popüler müzik sanat değildir. Bilgisizlikten, cahillikten ve benimsenmekten çıkanlardır, teknolojik aletlerin ön aşamasından geçen parçalardır eziyet eden. Kalemin yanlış ellere geçmesindendir, duygu verememeler.
Ta yıllar önce gerçek sanatçılar tarafından seslendirilen pop müzik şarkıları halen hafızamızda yer etmemiş midir? O zamanların pop şarkılarıyla karşılaşıldığında tekrar tekrar dinleyip eşlik edilmemiş midir?

11 Haziran 2010 Cuma

Kıskançlık Kavgası


Bu kötü histen bi haber olan küçük bir azınlık var. Değiştirir mi kıskançlığın bir çoğunda olduğu gerçeğini? Değiştirmez. Önce birlikte olduğu kişi kıskanılır, yoldan çıkarması muhtemellerden. Sonra güzellik, zeka, başarı kıskanılır, kendinden bir adım önde gidenlerden.
Fransızın yüzüne güzellik katan kemerli burnu, latin ateşinin harika kalçaları, rus kızının sarışınlığı ve orantılı vücudu, hepsi beğenidir, yine kıskanılır. Güzellik görecelidir anımsanır. His zirvededir parçalanır.
Biz erkeklerde; az da olsa şahit oluruz. Bu finish çizgisi olmayan yarışta, taraflar gerilir ve kavga start alır. Önce çekilemeyen kişi üzerine yürümeler başlar. "Niye arkadan konuşulmuştur? Neden kötülenmiştir? Amaç nedir huzur bozulmuştur?" Dışarıda da insanların arasında patlak verir... Sonra birlikte olduğu kişiye söylenmeler sızar. Gözü neden dışarıdaymış serzenişleriyle.
Kötü olan dışarıda tartışmaların süregelmesi. Olay çıktığını görüp izleyen ve bu duruma kısa filmmişçesine merak saranların eğlencesi başlar.

8 Haziran 2010 Salı

Kıskançlık Savaşı


“Silent leges inter arma” (Savaş sırasında kanunlar susar) diye bir söz vardır? Bilmem, bilir misiniz? Kadınlarda kıskançlık söz konusu olunca, tümdengelim yerine, tümevarım yaparak konuyu irdelemek gerek!
Çoğu zaman kıskançlığın ana sebebi çekememezlik, beğendiği güzelliklere sahip olamama olsa gerek. Öncesinde yakın bulunanlar yandaş yapılır, sonrasında sinir boğulmaları yaşatan kişiye açılan ani savaş; hırsın verdiği taktiklerce çıkagelir.
Çoğu zaman kızların bu savaşında biz erkeklerde zarar görürüz.
Hepsi olmasa da, mutlaka bir kız arkadaş kıskandığı kişi ile ilgili kendini kıyaslayan sorular yöneltir ve cevabı duymak ister. Bu tarz soruların mini bir quizmişçesine sıralanması… Özgüven eksikliği mi? Ve bu nedenle biriken hırs, kin, nefret kalıntıları mı? Mı? Mı?
Sorular birle kalmaz. İkiye çıkar, sonra üçe. Bakarsın on olmuş, sonra sayılamayacak kadar hane eklenmiş.Sıkıntı başlar. Bunalma nükseder. Kıskananlar arasında bu duygudan yoksununu bulmak gerekir. Eğer kızda çekilemeyene dair eleştiriler, serzenişler, küçük görmeler, o böyledir işteler başlarsa gitmeler gerekir.
Kıskançlardan, kıskançlığı olmayanı bulmak gerek.

5 Haziran 2010 Cumartesi

Kıskançlık Muharebesi


Çekememezlik, beğendiği güzelliklere sahip olamama, hırs, kin. Bunlara bir de sömürü eklenince, iç çatışmalar reele dönüşür ve kıskançlık muharebesi start alır. Zafere, yenmeye…
Çoğu zaman gruplaşma olur. Taraflar belirlenir. İttifaktırlar; diğerlerine karşı güçlerini birleştirenler. İtilaftırlar; uzlaşma sağlayıp öbürlerini sindirme politikası izleyenler.
Öyle bir çatışma ki bu; ne kazanan var, ne kaybeden. Hiçlik surların da, dindiği anda, tekrar çıka gelen.
Kızların bu savaşında biz erkeklerde zarar görürüz çoğu zaman.
Bir dünya güzeli hayatımda “O kız mı güzel? Ben mi?” deyip sorularını yenilerken “En iyisi sensin ki; hayatımdasın! Soru mu bu?” demek, bir daha ki kıskançlığa kadar dindirecektir onu.

2 Haziran 2010 Çarşamba

Bekle(t)mek !


Akrep yelkovanı kovalar. Bulutlar sağa doğru akar. Etrafından geçen insanların koşuşturması seni bile yorar.
Yan masaya önce bir kişi, kalktıktan sonrada iki çift oturup gitmiştir. Önündeki gazete bitirilip, bir kez daha okunmaya geçilmiştir. Sıkıntıdan bir şarkı tekrar edilmiştir, sözleri uydursan da kafada yer etmiştir.
Eller masada nim sofyan vurur. Sonrasında; semai, sofyan, düyek….
Çoğu kez bekletendir, söylediği süre zarfında orada bulunmayan.Yada bekleyendir, bu yanlışın farkında olup, yine de oralı olmayan.
Bekletmek, gecikmek. Ne büyük saygısızlık. Hele ki mazeretler sürülünce hep ardı ardına kusur gömülebilir mi en derinlere.

30 Mayıs 2010 Pazar

Alışverişte Kendini Kaybeden Kadın (Version 3.0)


Friksiyonel işsizlik çekeni, kriz nedeniyle çıkarılanı, üniversite mezunu olup insan kaynaklarında kendini beğendiremeyeni…
Liste böyle uzayıp gider. Gider de bunlar varken neden üç beş ucuz parçadan bir şey olmaz yanılgısına düşüp, günü gelince bilmem kaç haneli faturaları saklayanlar? Önce şaşıran, sonra alacağı tepkiden çekinenler. O an bunalan, haftalar silinince kendini yeni small bedenlere sığdırmaya çalışan minik zihniyete sahipimsiler.
Sıkıntı bitmez, dert bitmez. Mutluluğu download etme yolumudur, paraları kuruşa indirgeme hali? Gardrobu yenilemek midir, sil baştan hayatı refresh yapma sebebi?

27 Mayıs 2010 Perşembe

Alışverişte Kendini Kaybeden Kadın (Version 2.0)


Onlar prova kabinlerinde ayna karşısında yüzlerini ekşittiklerinde hedef alanlarını belirler, sonrasında rafları bir zırhmışçasına kullanırlar. Değerli cephaneleri; ayakkabılardır, çantalardır, elbiselerdir. Savaşırcasına. Savaşçıymışçasına. Yanındakileri unuturlar. Eşi, sevgiliyi, arkadaşı, çocuğu. Yapay bir köleymişçesine…
Hurra saldırırlar olasılığı yüksek olanları denemeye, sonrasında düşünmeye, uygunluğuna karar vermeye ve nihayetinde almaya.
Sokakta, işte, her yerde. Arkadaşta, dostta, haz duyulmayanda. Birinin üzerinde gördükleri hoşlarına gitsin, aşındırırlar o markanın mağazasını çok rağbet gören modeli almak için. Eksik kalmamak adına…
Marka hastalığı! Belirtileri; gösteriş ve hava atma bozukluğu. Bunda da var desinlerci ekolü öncüsü olma yaklaşımı…
Unuturlar biriken faturaları, eksilen paraları…

24 Mayıs 2010 Pazartesi

Alışverişte Kendini Kaybeden Kadın (Version 1.0)


Ayakkabılar, çantalar, son moda elbiseler. Hepsi; güzel ışıklandırmaların yapılıp, boy aynasıyla tamamlandığı mağazalarda sahiplerini bekliyor.
Manken üzerinde duran elbise veya katalogdaki şahane kıza yakışan giysi onları yanıltıyor ve darbe başlatıyorlar mağazanın düzenine…
Eşiymiş, sevgilisiymiş, arkadaşıymış, çocuğuymuş. Hiç! Unutuyorlar yanındakileri, vuruyorlar kendilerini prova kabinlerine…
Sözde para yok, kriz var. Niye o zaman kasalarda oluşan uzun kuyruklar? Neden o zaman ay sonunda ödenecek faturalar yığını?
Bekleyeni çileden çıkaran anlar. Yok bunun başka rengi varmıymış, yok şunda güzel durmuş onda niye durmamışmış, yok askıda muhteşem üzerinde kötü durmuşmuş, yok bedenine küçük gelmişmiş acaba kilomu almışmış. Mışmışta mışmış…
Hele ki; ucuzluk yada sezon sonu indirimi olmasın! Çiledir, derttir…

21 Mayıs 2010 Cuma

Yasak Aşkın Dışında Kalan Kadın(ın Trial Sürümü)


Yasak aşk dedikleri; üç kuruş etmeyen insan için sevdiceğini unutup, sonbahar gelene kadar açmasını gör(e)memek olsa gerek…
Tıpkı cevabı olmayan bir denklem, bazen sonucunu şıklarda göremediğimiz yanlış soru gibi. A4’ü kaplayan çözümü olsa da, sonuca yer kalmayan gibi…
Eşlerden birinin, diğerini aldattığı diziler revaçta olunca, bunlara kitaplar, şarkılar ve eserler eklenince, haberlerde bile bu konu işlenince, Vtrler karı koca kavgalarını gösterince yasak aşk bir kardelen gibi gün yüzüne çıkar oldu.
Olmasın(dır). Ama olmuştur. Kimi zaman dostundur aldatıldığını öğrenen. Kimi zaman yakınındır bavulunu alıp, çekip gelen…
Gün batımına kadar eşini takip edenler var!
Eşinde olsa, umursanmıyorsan halen peşinde koşmak niye? Bekle bakalım zaman ne gösterecek? Aldatılıyor musun? Aldatılmıyor musun? Nerede gururun? Nerede huzurun?
Bir de; satsan bir kuruş etmeyen şahıs için eşini aldatan, sevgi denilen o şeyin arkasına sığınıp boşanmak yerine aşk üçgeni oluşturanları anlayamıyorum.
Ölü ama çalışır gibi görünen beyin hücrelerine sahip üçüncü kişinin mutlu bir yuvayı yıkacak kadar kötü olmasını da adlandıramıyorum!

18 Mayıs 2010 Salı

Deliler Koğuşundan Çıkış!


“Deliler Koğuşunda Bir Kleptoman!” başlıklı yazımda; arkadaşımın kleptomani hastası olan annesinin bir çok kere çalma davranışında bulunurken yakalandığından, dava edildiğinden, karakola düşmesinden ve nihayetinde akıl hastanesinde yatmasından söz etmiştim.
“Deliler Koğuşu!” başlıklı yazımda ise; koğuşundaki ve hastanedeki hastaların ilginç yanlarından, hastanenin işleyişinden bana anlatıldığı kadarıyla söz etmiştim.
“Kleptoman & Olasılıklar” Bundaysa; arkadaşımın annesinin çalıntı olan ürünleri uygun fiyata alıp, satışını gerçekleştirdiğine değinmiştim.
O ruh ve sinir hastalıkları hastanesinden çıktı. Artık kızıyla birlikte. Bir “Geçmiş olsun” demek gerekti değil mi? Bende öyle yaptım. Açtım telefonu, aradım arkadaşımı, aldım adresini, gittim evlerine.
Annesine; onun durumundan haberdar değilmiş gibi davranmam gerekliydi. Nörolojik nedenlerden ötürü baş dönmesi ve bayılma yaşadığını öğrenmişcesine konuya girdim.
Öğrenmek istedim. Neler olmuş? Ne çileler çekilmiş? Durumları nasıl? Neden oradalar? Hepsinin yaşanmışlıkları, öyküleri, izleri, sıkıntıları başka…
Üç hastadan söz etti. Size bana anlatıldığı kadarıyla söz etmek istiyorum:
Kadın hasta. O bir anne. Down sendromlu çocuğu var. Yıllardır bakıyor ve seviyor. Nasıl oldu bilinmez? Bir gün çocuğunun ayağının altına şişi sokmuş, üstünden çıkana kadar geçirmiş. Şöyle demiş: “Onu çok seviyorum”
Bir başka hasta. O da kadın. Kardeşlerinin bir kısmı Amerika’da yaşıyormuş. Amerikalılardan haz etmiyormuş. Hikaye böyle ya! Bir gün yan daireye Amerikalı yada Amerika’dan gelmiş bir Türk taşınmış. E haliyle yeni evi onarmak gerek. Tadilat çalışmaları yapıyormuş. Kadın da şöyle bir düşünce oluşmaya başlamış: “Matkapla duvarını, duvarıma kadar deliyor. Deliklerden içeri gaz verip beni öldürecek.” Kardeşlerine söz etmiş. Polisi aramış, şikayette bulunmuş. Ve savcılığa kadar gitmiş bu olay. Komşu şikayet etmiş, o şikayet etmiş. Sorunlar gittikçe büyümeye başlamış aralarında. Kardeşleri hastaneye yatması gerektiğini düşünmüş. Kadın şimdi onlardan korkuyormuş. Mal varlığını ellerine geçireceklerini düşünüyormuş. Bana bir şey imzalattılar demiş. Sonuç mu? O hastanede.
Bir başka hasta. Kısa bir süredir arkadaşımın annesiyle aynı koğuştalarmış. Öğretmenmiş. Kimseyle konuşmuyormuş. Ta ki; arkadaşımın annesinin diğerlerine göre daha normal ve konuşkan olduğunu görene kadar. Anlattığına göre; şikayet edilmiş. Kaymakamlıkta onu rapor için yollamış. Sonuç olarak birkaç gün yatması gerekmiş.
Geçmişte yaşanılan, iz bırakan olaylar. Kim verdiyse bu zararı? Onların orada olmasının nedenidir. Yazıklar olsun!

15 Mayıs 2010 Cumartesi

Tribal Enfeksiyonlu Kız Modeli


Kimi sorarsın cevap vermez, kimi anlamsız sözlerle geçiştirir. Kiminin töresi bellidir, kiminin gömülmüş derindedir…
Başkasına sinirlenir, sana tavır yapar. Nedenini sorarsın, geçiştirir. Yada bir şey söylemişsindir, farklı bir anlam çıkarmıştır. “Sorun ne?” dersin. Denklemi çözmeni bekler.
Sıkılırsın farkında değilmiş gibi davranmaya başlarsın. İlgisizliği ister görünüp, ilgi olunca beklediği; yığar tüm öfkesini anlam veremeden üzerine…
Tavırlar dizisi, entrikalı sahneleri çağrıştırır. İzlersin önceki bölümü. Var mıdır bir entrika? Yoktur! Peki öyleyse; problem nedir? Çöz çözebilirsen?
“Başa baş noktasındasındır” ama sorun varmış gibidir. Nasıl olur(dur)?
Bitsin(dir). Bitmez. En fazla sezon finali verir. Ta ki; yeni bir trip nedeni çıkana kadar.

12 Mayıs 2010 Çarşamba

Kafasını Tahtaya Vurup, Yerde Tekmeledi!


Türkiye’nin en iyi gazetelerinden biri olan Milliyet’in internet sitesi milliyet.com.tr de okudum haberi…
Bir çok haber portalında da yer aldığını gördüm.
Kalem tutan küçük eller! Bozulan psikolojiler!

Bursa'da ‘dayakçı öğretmen’ açığa alındı
Çocukların evde koltukları kesmesi ‘öğretmen dayağını’ ortaya çıkardı
BURSA’da ihsan Dikmen İlköğretim Okulu’na giden 4-C sınıfı öğrencilerinden bazılarırnın evde agresif davranışlarda bulunup, bıçakla koltukları kesmesi, perdeleri yırtması, öğretmen dayağını ortaya çıkardı. Bazı öğrencilerin vücutlarında doktor raporu ile dayak izlerinin belirlenmesi üzerine sınıf öğretmeni 40 yaşındaki Fatma Taş açığa alınarak, hakkında soruşturma başlatıldı.
Merkez Yıldırım İlçesi Namazgah Mahallesi’nde bulunan İhsan Dikmen İlköğretim Okulu 4-C sınıfı öğrencilerinden 11 yaşındaki Gülselcan Çoşkun, Berke Apaydın, Ecem Turan, Can Turan, Talha Yağız ve Emre Can Ozan'ın, son bir haftadır evlerinde agresif tavırları ve ellerine geçirdikleri bıçak ile koltuklara ve eşyalara zarar vermesi ailelerinin dikkatini çekti.Geçen hafta çocuklarını okula getiren veliler kendi aralarında yaptıkları konuşmada sorunun ortak olduğunu belirleyince okul çıkışı konuştukları çocuklarından öğretmenleri Fatma Taş’tan dayak yediklerini öğrendi.
KAFASINI TAHTAYA VURUP, YERDE TEKMELEMİŞ
Aileleri tarafından hastaneye getirilen çocukların vücutlarında darp izleri bulundu. Kafasındaki şişlik nedeniyle oğlu Berke Apaydın'ın devlet hastanesinde olası beyin kanamasına karşı bir gün süreyle müşahede altında tutulduğunu açıklayan anne Belgin Apaydın şunları söyledi:“Oğlumun başında ve burnunda yaraları görünce kendisine ne olduğunu sordum. Önce, ‘top oynarken düştüğüm için oldu’ dedi. Hastaneye getirdik doktorlar beyin kanaması şüphesiyle kendisini bir gün süreyle müşahede altında tuttu. Olay ortaya çıkınca Berke bu kez bana gerçeği söyleyip, derste kalemini açmak için ayağa kalktığında öğretmeninin kafasını tahtaya vurduğunu, yere yatırıp tekme attığını söyledi. Berke’nin evdeki eşyalara diğer arkadaşları gibi zarar vermesinin nedeni de buna bağlıyoruz.”Çocuğunun öğretmen korkusu yüzünden okula gitmek istemediğini, devamsızlıkların okuldan atılma aşamasına geldiğini söyleyen Belgin Apaydın, öğretmen Fatma Taş'tan şikayetçi olduklarını söyledi..
ÖĞRETMEN AÇIĞA ALINDI
Dayak attığı öne sürülen öğretmen Fatma Taş hakkında şikayet üzerine Milli Eğitim Müdürlüğü soruşturma başlattı. Dün gazetecilerin okula gitmesi üzerine de Taş açığa alındı. İhsan Dikmen İlköğretim Okulu yöneticileri, devlet memuru olduklarını gerekçe göstererek konuyla ilgili konuşmak istemediklerini fakat soruşturmanın sürdürüldüğünü söyledi.Bu arada, velilerin şikayeti üzerine Bursa Emniyet Müdürlüğü Çocuk Şubesi de, psikologu kontrolünde dayak yediği öne sürülen öğrencilerin ifadelerini aldı.

Yazıklar olsun! Yaptığı meslek öğretmenlikmiş. Ama kesinlikle kendisi öğretmen olamamış. Olmamış…
Geriye kalan; çocukların bozulan psikolojileri, hayal kırıkları, yüreklerindeki izler…

9 Mayıs 2010 Pazar

Kleptoman & Olasılıklar


“Deliler Koğuşunda Bir Kleptoman!” ve “Deliler Koğuşu!” başlıklı yazılarımda; bir arkadaşım ve kleptomani hastası olan annesinin yaşadıklarını aktarmıştım…
Kleptomanların maddi çıkarları yada ihtiyaçları olduğu için değil, bu davranışı gerçekleştirmeden önce yaşadıkları gerilimi ve yaptıktan sonra rahatladıklarını dile getirmiştim.
Arkadaşımdan yeni bir sms aldım. Bunaldığını ve buluşmak istediğini yazmıştı. “Tamam” dedim. Saat ve mekanı yazdım gönderdim.
Oraya vardığımda çoktan gelmişti. Belli ki; annesinin birçok mağazada çalma davranışını gerçekleştirirken yakalanıp ayrı ayrı dava edilmesini, sonrasında ruh ve sinir hastalıkları hastanesinde yatmasının verdiği üzüntü düşüncelere daldırmıştı.
Annesinin bir ev hanımı olduğu için eve gelen ürünleri nasıl alabildiğini anlayamamış olmasından bahsetti yine. Tekrar tekrar…
Sonra; kadının satmak için aldığı ürünlerden konuştu. Birçok giyim eşyası ve nevresim takımları. Bunları büyük bir poşete koyar kadın günlerinde satar, komşularına pazarlarmış. İsmini duyurduktan sonrada evine çağırırmış yeni gelen ürünleri görsünler, alsınlar diye.
Bir gün kadın; akrabalarından birinin düzenlediği güne gitmiş. Durur mu? Ürünlerini satmak istemiş. Onları ortaya yayınca, odadaki kadınlardan biri atılmış: “Bu ürünü eşim üretti. Sizde nasıl olur? Satışını yapıyorlar…” diye. Eşini çağırmış ürünü göstermiş. Bir kargaşadır yaşanmış. Ama bu konu; komşularının akrabası olduğu için orada kapanmış.
Arkadaşım annesinin bir çeteden yardım aldığını, polisin bir müddet onları gözleyip yakaladığını düşünüyor. Ona göre; bu çete depo sorumlularıyla anlaşıyor, ürünlere o yolla sahip olup satmak isteyenlere makul bir fiyata satıyormuş. Annesi de ürünleri onlardan alıyormuş. Ama arkadaşım birçok şeyden habersiz olasılıklar üzerine konuşuyor.
Başkasının emek verip, zaman ve para harcayıp ürettiğini, nasıl bir vicdanla yok ediyorlar? Anlamak mümkün değil!

6 Mayıs 2010 Perşembe

Bozuk Sinematograf


Gökyüzü ağlamaklı, güneş hislenip gömülünce bulutların arkasına, rüzgar tizden çalınca “ğuu” diye, çıkmak istemez ki bazen birileri dışarı havanın verdiği ruh etkisiyle…
Açar bestseller kitabı, başlar okumaya. Çalar en sevdiği parçayı, yüreğine işliyorsa. Takar yeni aldığı filmi, atlar maceradan maceraya…
Alıp götürmez mi uzaklara? Bilmediğin, görmediğin; olaylara, yerlere, diyarlara…
Böyle olmaz mı çoğu zaman? Bazen yaşarsın sevinçle, bazen patlarsın sıkıntıdan.
Bazen olur. Bir anda tadına varırsın filmin. İkincisi çekileceği haberini duyunca sevinirsin. Beklersin merakla. İzlediğinde görürsün, ilkinin verdiği etki toz bulutu, hislerin kalıntılarında…
Seri olarak çekilen filmler; hiç kuşkusuz ses getirenler. Merakla bekleriz, heyecan duyarız. Ama ilkinin devamı şeklinde çekilince yapıt, bir dizi gibi sıradanlaşır. Etkisi buharlaşır…

3 Mayıs 2010 Pazartesi

Fa Diyez ♫ Si Bemol!


Hiçbir duygu vermeyen sıradan sözler, birbirinin benzeri pop müzik şarkıları…

Böyle miydi eskiden? Hayır! Eski şarkıların yeri hep ayrı değil midir?

Sizde müzik sektöründe müzikalite açısından gerileme yaşandığını düşünenlerden misiniz? Sektör demek için daha erken aslında. Çünkü; halen korsanın yanı sıra bir sürü sorunla savaşıyor bu piyasa. Sorunlar yok edilemediğine göre dayanışma pek kuvvetli değil demektir. Yanlış mı düşünüyorum?

Şarkılar! Bu dönem niye böyle sessiz? O kadar melodik ve bir o kadar ritmikler ki oysa…

Sebebi nedir?

  1. Hep isim yapmış bestecilerden şarkı alımının yapılması,
  2. Sesi olmayan, baştan sona detone şarkıcılar,
  3. Müzikten, projelerden, sanattan çok yaratılan sansasyonların ön plana geçmesi olabilir mi?

30 Nisan 2010 Cuma

Kötülüğü Yaşam Sahnesinin Arka Fonu Seçenler..!


Artçıda olsa nefret sallantıları; öfke zelzelesinin kalıntıları üzerine yığılır. Kendi kendini yıprattığınla kalırsın.
Kötülüğü yaşam sahnesinin arka fonu seçmiş olanlar; huzurları kaçırmaya ant içip, rolleri ne gerektiriyorsa, en iyi şekilde performanslarını sergileye dursunlar, her şeyden habersiz avlanan konumundakiler anın tadını çıkarmaya devam ederler.
Bu kişiliktekiler; gişe rekorları kırmış korku filmlerindeki karakterler gibi; içeri tıktıkları barakada kurbanlarının diz kapaklarını rendeleyip, camları kanla sıvayıp güneşin içeri girmesini engellemezler belki ama sinsice yaklaşıp adamın huzurunu kaçırırlar.
Sosyal yaşantıda bu gibi tiplerle karşılaşmak mümkün. İşte, okulda…
Hayatından çıkarmak istersin, kötülük için nedeni olur. Fazla muhatap olmamaya çalışırsın, suçlu sen olursun. Ortamından uzaklaşırsın, o sızar. Arkadaşların, ona göre kankası olmuştur. Kötülenirsin…
Önemli olan; oyunu kuralına göre oynamaktır. Gücün varsa savaşırsın..!

27 Nisan 2010 Salı

İki Tahtayı Çakmışlar, Kadın Diye Satmışlar!


İstanbul büyük(tü) göç ala ala mı çekti, küçüldü? Yoksa şehirdeki acelecilik, hareketlilik mi erken yaşlanmasına, buruşup, ufalmasına neden oldu?
Talihsiz karşılaşmalar, tesadüfler dizisi bu kadar sık yaşanır olunca düşünmeden edemiyor bu zat! Hele ex sevgili, yenisine karşı; şah mat diye hamle yapınca piyon gibi devrilen huzurlar, yerini öfke heyelanlarına bırakıyor.
Yas tutan güneşin kara bulutların arkasına saklandığı saatlerin ardından, göz kırpan yıldızlara, ayın ışığına inat, yelin mızıkçılık yaptığı bu güzel akşamda; kız arkadaşımı almışım yanıma, harika bir mekanda yemek yemeye, zaman geçirmeye gitmişiz.
Masamıza geçip, bir şeyler sipariş edip, konuşmaya daldığımızda, sevgilimin dikkatinin bir yönde takılıp kaldığını fark ediyorum ve soruyorum: “Ne oldu?” Önemli bir şey olmadığını, bir kızın sürekli bulunduğumuz masaya baktığını belirttiğinde, arkama dönüyorum. Oldukça kalabalık ve her yer dolu. Kızı göremesem de, o anda gelen yemekler konuyu dağıttı.
Muhabbet uzadıkça uzadı. Epeyce konuştuk. Bir süre sonra kalkmaya karar verdik. Tabii öncesinde o lavaboya gitmeliydi. “Peki” dedim. “Git.”
Neler olmuş olabilirdi ki? Sonrasında yaşanılanları ondan öğreniyorum.
Lavaboya gitmiş. Aynada meşgulken o gelmiş. Kim mi? O kız işte! Sürekli bakan. Şöyle demiş:
- “Nasıl gidiyor?”
- “Anlamadım. Bir şey mi dediniz?”
- “Anladın. Anladın da, anlamamazlık işine gelen. Belki de böylesi senin için daha iyi.”
- “Ne zırvalıyorsunuz siz? Terbiyesizlik yapmayın hanımefendi.” Demiş sevgilim. Ama durur mu? Durmamış esrarengiz kız cebinden çıkarırken el bilgisayarını şöyle demiş: “Çivi çiviyi söker.”
Hiç bir şeye anlam veremeyen sevgilim, kızın ruh hastası, manyak, düşünmeden konuşan, ne dediğini bilmeyen, tımarhanelik bir deli olduğunu düşünürken içten içe korkuyormuş. Bak demiş kız, elindeki cihazdan resimleri göstermiş. Resimdekiler mi? Ben ve o. Yan yana, sarılarak…
- “Çivi çiviyi söker değil mi? Haklıymışım.”
- “Siz kimsiniz hanımefendi?”
- “Ona sor. Anlatsın.”
Tüm bunlar yaşanırken ben ücreti ödemiş tuvalet girişlerinin bulunduğu koridorun başında sevgilimi bekliyorum. O anda kız hızla dışarı çıktı. Ve göz göze geldiğimizde durdu kaldı. Şaşkınım. Tüm bunlar bir yana gözlerindeki neydi öyle? Yıllanmış öfke parıltıları.
Sonrasında otoparkta arabanın içerisinde konuşuyoruz. Yaşanılanlara anlam veremeyen sevgilimi teselli ediyorum. Sinirini yatıştırmaya çalışıyorum. Sakin olmasa da öyle gibi davranıyor.
Ne yapmışım ben. Zamanında ruh hastası, manyak, kişiliksiz, hadsiz, hırslı, kinli, kendini bilmez birini hayatıma sokmuşum. O da aklı sıra öç almaya kalkışmış.
Ondaki nasıl bir sevgiymiş? Sevdiğinin canını acıtan sevgi. Bitmiş birliktelikten arta kalan resimler niye saklanır? Hoşlanmadım bu durumdan.Pislikmiş, ta kendisiymiş o. Bu yaptığı karşılıksız kalır mı? Kalmaz! Ama pislik bitmez. Üstesinden gelirsin, pislenir. Üstesinden gelirsin, pislenir. Üstesinden gelirsin…

25 Nisan 2010 Pazar

Bulutların Üzerinde..!


Hayat dedikleri; çoğu zaman çile, biran mutluluk. Güzel vakitler ise; bu yaşanılanların arasına serpeştirip, katık ettiğimiz saatlerden ibaret…
Bulutların üzerinde, yıldızlara daha yakın. Sıkıntılar bir anlık cepte, planlar adım adım…
Uçuyoruz! Kız arkadaşım yanımda. Aslen memleketim olan, bu güzel kıyı şehrine vardığımızda yapılacaklar hakkında konuşuyoruz.
Gönül isterdi ki; atlayalım aracımıza, sürelim uzaklara. Dinlene dinlene, sindire sindire, yeni yerler keşfederek, eğlene eğlene.
Benzincide durup yakıtla depoyu doldurturken içeriden atıştırmalık bir şeyler almak, sıcakta yol alırken akan şadırvandan su içmek, güzergahtaki eski restorandan bir şeyler ısmarlamak, yol üzerindeki butik otelde konaklamak, mola yapmak istemez miydiniz? Vakit olsa o da olurdu belki ama yok. Maalesef bu duruma katlanmak zorundayız.
Ben değilmiydim? “Çarpık kentleşmeden, aşırı kalabalıklardan, trafikte geçirilen vakit kayıplarından, bitmeyen yol çalışmalarından gürültüden” dem vuran. Durmayıp, iyi vakitler dilekleriyle başka bir kente bilet alan…
Şehre geri geldiğimde; kırılan kaldırımların yenilendiğini, Büyük Şehir Belediyesinin yol çalışmalarının bittiğini, trafiği aksatan, trafik projelerinin yok olduğunu görmek istiyorum…

23 Nisan 2010 Cuma

Çocuğa Şiddet!


Nasıl bir insan türü çocuğuna şiddet uygular? Tek fiske tokat diye küçümsenen o hareket şiddetin göbek adı değil midir? Sevgi gösterilerinde bulunulduktan sonra uygulanan bu yanlış hareket çocuğun zihninde benlik yaralanmaları, sevilmeme düşüncesi oluşturmaz mı?
Bir alışveriş merkezinde açlığı bastırmak için aldıklarımızdan sonra boş olan masalardan birine oturduk. Kız arkadaşım karşımda, bir konu üzerine konuşuyoruz. Sonrasında önümüzdeki masalardan birinde oturan adamın yanına birkaç polisin geldiğini fark ediyorum. Anlattıklarını duyamıyorduk ama fevri ve kızgın şekilde bir şeylerden bahsettiği belliydi. Polislerin geldiğini fark edenler oturdukları yerden onları izleye dursun. Adamın bulunduğu masanın yan tarafında, bir başka masada oturan aile açıklamaları dinliyordu.
Bir şeylerden şikayet ettiği açıkça belliydi. O ailedeki genç kızda polise bilgi verdi. Polisler belli bir müddet sonra gittiler. Adamın yan masasında oturan bu aile alışveriş için kalktı. Genç kıza “Ne olduğunu?” merakla sordu sevgilim.
Kız “Çocuğuna tokat atan kadını ikaz etti. Aldığı cevaptan sonra da olaylar gelişti. Çocuk çok kötü oldu. Kızardı, morardı. Adam duyarlı davranarak kadını uyardı. Kadında sanane benim çocuğum diyerek çıkıştı. Ağız dalaşı yaşandı. Adam polisi çağırarak, kadın hakkında şikayetçi oldu.” Dedi.
Ben “Kadın nerede? Gitti mi?” diye sorduktan sonra, kadının halen bu masalardan birinde bulunduğunu söyledi. Belli bir süre sonra masadan kalktığımızda yanında çocuğu olan kadını sorgulayan polisleri gördük.
Bu tarz olaylarda duyarlı olunmalı. Küçük bir tokat diye geçiştirilmemeli. Ebeveynler sevgilerini çocuklarına ne kadar gösterirlerse göstersinler, küçük bir yanlış hareketleri, onların bilinçlerinde yaralanmalar, sevilmemeye yönelik düşünceler oluşturabilir…

20 Nisan 2010 Salı

Deliler Koğuşu!


“Deliler Koğuşunda Bir Kleptoman!” Başlıklı yazımda arkadaşımın annesinin bu rahatsızlığından dolayı olan üzüntüsünü, başlarına gelenleri ve toplumun tepkisinden bahsetmiştim…
Sıkıntısını yalnızca benimle paylaştığı için geçtiğimiz günlerde ondan buluşmak istediğini belirten bir mesaj aldım…
Buluştuğumuzda hastanedeki ilk görüş gününde yaşadıklarını anlattı.
Ruh ve sinir hastalıkları hastanesi hastaların güvenliği açısından, bir bakıma hapishane gibiymiş. Gelen ziyaretçilerin üzerleri mutlaka aranırken, bir bölümünde yatan hastalardan ayakkabı bağcıkları dahil olmak üzere kendilerine zarar verebilecekleri nesneler toplanıyormuş…
Görüşme bahçe içindeki bir başka bahçeyi bölen parmaklıklar ardında yapılmış. Bir tarafta ziyaretçiler, diğer tarafta hastalar. Hastanın tarafına bir tek eşi geçebilmiş.
Hastaların gezinebilecekleri avluları var iken; hastalar sabah 6’da kalkıyorlar, öğlen 1 saat dinlenme molası dışında uyumalarına izin verilmiyor. Akşam ise erken yatıyorlar. Her gün bireysel ve toplu terapiler yapılıyormuş.
Arkadaşımın kleptomani hastası olan annesi kaldığı yerde ve hastanedeki kişileri gözlemleme fırsatı bulmuş. Birinden bahsetmiş ve bana aktarılanı olduğu gibi size anlatayım:
Zamanında tıp 2. sınıfta okuyan bir adam varmış. Bir fizikçinin kitabını okumuş. Öyle ki; ona aşık olduğunu düşünüyor, onunla ilgili şiirler kaleme alıyormuş. Fizikçi için yazdığı şiirlerin yer aldığı defteri bir kafede bırakmış. Bir gün kadının telefonuna bir şekilde ulaşan adam, onu aramış ve aldığı tepki sen delisin olmuş. Adam şimdi bu hastanede ve tekrar ÖSS sınavına hazırlanıp, fizik bölümünü seçmeyi düşünüyor…
Bir kadın hastadan da söz etmiş. Annesi ve babası ayrılmış. Birgün evlenmiş. Evliliğinde fazla baskıcı olan, üzerine çok düşen kocası, zamanla ilgiyi kesmiş. İnsanların ilgisizliğinden yakınan kadın, bir süredir hastanedeymiş.
Bir başka bayan hastada; günde birkaç kere yalnızca tuvalet üzerine yoğunlaşarak temizleme yapıyormuş. Orayı günde bir kere silmekle yetinmeyen kadın, bunu bir çok kez tekrarlıyormuş. Obsesif Kompulsif Bozukluğu olduğunu düşündüğüm bu kadınla ilgili bildiklerini bu şekilde aktarmış kızına annesi. Diğer hastalıkları bilmem ama OKB’nin bir delilik olmadığı konusunda uyarmak isterim.
Arkadaşımın annesi ziyarete gelen kocasının akrabalarına yatış sebebini nörolojik açıdan diye aktarmış. Yani yalan söylemiş. Bu şimdi ne kadar doğru? Bence yanlış.
Açıkçası hastanede gördüğü hastalardan mı? Yoksa yaşadığı stresten mi? Bilinmez. Arkadaşım annesinin epey kilo verdiğini söyledi.
Bu insanlar tedavileri bittikten sonra eski hayatlarına geri dönebilecekler mi? Yaşanılanları ve hastaneye yattıklarını öğrenenler nasıl bir tutum içinde yaklaşacaklar? İşe girip, sosyal hayatlarını yaşayabilecekler mi?
Toplum bilinçlendirilmeli! Onların tutumu şekil verebilir yaşamlarına. Onları kaybetmektense, hayata kazandırmaktır önemli olan…

17 Nisan 2010 Cumartesi

Deliler Koğuşunda Bir Kleptoman!


Hayır! Ne maddi çıkarları, ne de ihtiyacı olduğu için çalıyor. O bu davranışı gerçekleştirdiğinde rahatlıyor.
Dün. Deniz kenarında bir çay bahçesinde, önümde taşınabilir bilgisayarım geçirilmesi gereken yazıları sisteme aktarıyorum. Tesadüf. Uzun, çok uzun zamandır görmediğim bir kız arkadaşla karşılaşıyoruz. Konuşuyoruz. Dertli, çok dertli. Sıkıntısı yüzüne yansımış. Soruyorum. Başlıyor anlatmaya.
Annesinden bahsetti. O bir kleptomani hastasıymış. Önceleri eve gelen ürünleri, ev hanımı olduğundan nasıl alabildiğini düşünen arkadaşım, sonrasında yaşanılan hırsızlık olaylarından ötürü karakollardan toplamış annesini. Olay ayyuka çıkınca çevreden tepkiyle karşılaşmalar. Komşuları uğramaz, kapılarını açmaz olmuşlar. Akrabalar arayıp sormayı kesmiş. Baba bu durumdan sıkılmış, boşanmayı kafasına koymuş.
Aşırdığı nesneler sanılanın aksine aşırı değerli şeyler değilmiş. Elbise, cep telefonu, gerekli gereksiz ne varsa. Birçok kez farklı yerlerde ürün çalarken yakalanmış. Nezarethaneye atılmış, sorguya çekilmiş. Yanlış üstüne yanlış yapınca polisler tarafından kötü muamele uygulanmış. Belki de şiddetin ta kendisiyle orada tanışmış. Ayılıp bayılmalar, sinir krizleri yaşamış.
Anlattı. Bir anısını anlattı. Arkadaşımın babası eşini karakollardan toplamaktan sıkılmış. Her defasında evde tartışmalar yaşanır olmuş. Bir gün kadın mutfak için alışveriş yaparken gizlice takip etmiş. Hamburger ekmeğini elbisesinin içine attığını gören adam, çıkışta karısının yüzüne tükürüp çekip gitmiş.
Kadın mahkemelik olmuş. Sanırım farklı mağaza sahipleri tarafından dava edilmiş. Avukata danışmış. Kızı psikiyatriste gitmesi için destek olmuş ve sonunda teşhis konulmuş. Fakat kadın durmamış çalmaya devam.
Sonunda akıl hastanesine yatmış. Belli bir süre sonrada yer kalmadığı gerekçesiyle deliler koğuşuna alınmış. Halen davalar devam ediyor.
Kleptomani hastaları. Onlar maddi açıdan değeri olduğu, ihtiyacı olduğu için nesneyi çantaya atmazlar. Çalma davranışını gerçekleştirmeden önce yaşadıkları gerilim ve yaptıktan sonra rahatlama, mutluluk ve büyüklük hissidir yaşadıkları. Bu davranış onlar için aniden gerçekleşir, planlanmaz yada önceden düşünülmez veya birinden intikam almak için yapılmaz.
Sardunya Kralı Victor ve Fransa Kralı IV. Henry bu özelliklere sahipmiş.
Kleptomani hastaları bilirler, yaptıklarının uygunsuz, yanlış ve kötü olduğunu. Şöyle ki; çocukluklarında aile ilişkilerinin sorunluluğu, olumsuz koşullarda gerçekleşen kayıplar, benliğe yapılmış saldırılar, özgüven duydukları konularda başarısızlıklarla gelen yaralanmalar hastalığın en önemli nedenleri arasında.
Tedavi yöntemi; uzman tarafından, hastanın geçmişi ve yaşantısındaki zedeleyici olaylar saptanır, uygun düşünce şemaları geliştirilir ve toplumsal ilişkilerde uygunsuz savunma mekanizmalarının değiştirilmesini hedefleyen terapiler, kaygı durumu ile birlikte dürtüsel hareketleri azaltmak için ilaç tedavileriyle başarılı sonuç alınır.
Elbette hiçbirimiz yakınımızda yanlışlar yapan bireylerin olmasını istemeyiz. Yanında sürekli bir şeyler aşıran insanla gezmek ne kadar doğru? Ama bu insan hasta. Toplum tarafından dışlanıyor, kocası bile hastalığı kabul etmiyor. Önce yapılması gereken toplumu bilinçlendirmek. Bilinçsiz insanları bu konu hakkında bilgilendirmek olmalı. Küçükken yaşanılan problemler nedeniyle nüksettiği düşünülen bu hastalık, çevresi tarafından da dışlanınca düzelme gösterir mi? Hayır!

15 Nisan 2010 Perşembe

Boş Vakitler!

Mehtap tüm ihtişamıyla, güzelliğiyle gökte, yarımay bütün ışıltısıyla aydınlatırken geceyi, yıldızlar parıldarken işveli işveli, hafif yel dansa davet ediyor gülleri, menekşeleri, laleleri…
Çoktan gece yarısı oldu. Saniyeler dakikaları, dakikalar saatleri kovaladı.
Send button’ına tıkladığımda başlat çubuğunun sağ köşesindeki saat değişim gösterdi 00:29dan 00:30a. Uzun süren bir araştırmanın gönderisiydi bu, getirisi ise yorgunluk…
Oturmaktan bacaklar uyuştu, rüzgar üşüttü. Önümde sehpanın üzerinde bilgisayarın yanındaki kahve fincanından dumanlar çıkmaz oldu, soğudu, bu balkonda…
Sevmem ki ben. Sevemem! Saatler boyunca bilgisayar başında kalmayı. İnternette vakit öldürmeyi…
İnternet birçok şeyi kolaylaştırıyor. Sık sık kullanıyorum. Güzelde; boşa geçirilen zaman, amaçsız dolaşım gibi nedenlerden ötürü, arkadaş bulma, Facebook ve benzeri siteler, tasvip etmediğim Farmville, Metin2, Knight Online gibi çevrimiçi oyunlar sebebiyle, insan ilişkilerinde doğan iletişimsizlik sorunundan, en önemlisi anadilimiz köklü Türkçe’deki güzelim kelimeleri kısaltarak ve saçma sapan çocuk dili gibi yazanlar vesilesiyle pek severek vakit geçirdiğim söylenemez.

12 Nisan 2010 Pazartesi

Devlet Hastaneleri


Soğuk, beyaz ve uzun koridorlar. Bezmiş insanlar. Öksürükler, aksırıklar, haykırışlar, susuşlar, sistemi kavrayıp boyun eğenler. Koşuşturmacanın, beklemenin, tartışmanın yaşandığı acil servisler. Lafın kısası, sözün özü, çilenin hası devlet hastaneleri.
Ağır hastaları, acil tedavi gerekenleri, onu, bunu, şunu, bunu bekleten, gereğini zamanında halledemeyen sağlık personelleri. Yoğun hasta kuyruğuyla baş edemeyen doktorlar…
Büyük acıların yaşandığı, hüzün heyelanları yoğun bakım üniteleri. Çaresiz bekleyen yakınlar. Bilgiyi tam anlamıyla aktarmaktan aciz çalışanlar.
Ağzının ucuyla “mıy mıy mıy” konuşan, başından savma isteği oldukça açık olan hasta kabul elemanları.
Yerli yersiz azarlayan, devlet kurumunda çalışmanın verdiği güçle işini layığıyla yapmayan personel.
Devlet hastaneleri… Allah kimsenin yolunu düşürmesin.

8 Nisan 2010 Perşembe

Biliyor musun? Kötü Karakterler Var!


“Sende ki bu bana karşı pozitifizm halini anlamış değilim. Hep güzel şeyler yazıyorsun. Ya yoksa canımı mı alacaksın? Korkmaya başladım.” Demişti internetten konuştuğum bir arkadaşım. Hiç kuşkusuz söylenenler şaka amaçlıydı. Ama götürdü mü beni uzaklara? Çalıştı mı sinematograf? Oynadı mı resimler ardı ardına?
Şöyle bir düşündüm. Kötü biri değildim. Peki bana yanlışları dokunanlardan ömrüm boyunca almak istediğim öç ve zararın bin katı fazlasını enjekte etme isteği neydi?
Aslında yaşım biraz daha ileri olsa; Freddy Kruger, Hannibal Lecter, Jigsaw, Chucky, Ceyar ve Joker gibi tüm kötü karakterleri benden esinlenip ortaya çıkarmışlar diye şüpheye düşebilirdim. Hatta Yaprak Dökümü’ndeki Oğuz, Aşk-ı Memnu’daki Behlül…
Eleştiri oklarını bu sefer kendime çeviriyorum. Evet! Yanlış duymadın. Özeleştiri yapacağım.
Empati kurmasını çok iyi bilirim. İnsanları kırmamaya, incitmemeye özen gösteririm. Hatta bazen üzülmesinler diye ufak tefek hatalarını da dile getirmemeye çalışırım. Bu durum bazen bana zarar verir. Çoğu zaman kendimi iyilikler ülkesinin prensi gibi hissederim.
İyi ve hoşgörülü olunca birçok kez yapılan art niyetsiz yanlışlar birikince, üzerimde ağır bir yük oluştururlar. Belli bir müddet sonra taşıyamamaya başlarım. Ve gün gelir ağızdan ilk çıkan söz, son söylenecek söz olur. Ve ilişkimi keserim. Sevgi yerini nefrete bırakır veya nötr bir duyguya.
Bilinçli bir şekilde veya sorumsuzca yapılan yanlışlarıysa hiç unutmam. O zararın hesabı; basit faiz veya bileşik faiz, olmadı efektif faiz usulüyle geri ödenecek. Bölmekte yetmeyecek, çarpacağım. Karekökünü alıp, sonuç sıfır olana dek çıkaracağım. Tecrübeyle sabittir.
Övünmüyorum bu durumla. Birçok kez pişmanda olmuyor değilim.

5 Nisan 2010 Pazartesi

Para Yiyen Kız Modeli (Angutolog)


Yüzde yaşını olduğundan büyük gösteren makyaj, elde pahalı, marka bir çanta, ayakta yürümekte zorlandığı yüksek topuklular, cepte sıfır kuruş yanında zıpır bir züppe…
Böyle mi olmalı? Bütün bayanları bu kategoriye katmıyorum ama günümüz kızlarının birçoğu aynı. Ergenliğe yeni girmiş veya yirmili yaşlarında olan Türkçe’yi katlederek konuşan, tiki akımının öncüsü olmak için yarışan, en büyük derdi kırılan tırnağı olan birçok kız var.
Drinkleri çeksin diye angutlarla birlikte olan, angutolog kızlar söz ettiğim. Hoş vakit geçirmek için yanındakini kullanan, sömüren maddi durumundan faydalananlar. Yanındaki kızlardan gözü dönen, delikanlılığın cumhuriyetini kurup bayrağını diktiğini düşünen zavallı embesil kardeşlerime değinmiyorum bile. Eyvallah diyorum.
Birkaç hafta önce kız arkadaşımın bir dostu ile karşılaştık. Üç beş ayakta lafladıktan sonra, kopamadıkları için bir mekana geçtik. Oturduk, konuştuk, sohbet ettik.
Kız mekanda eski sevgilisiyle karşılaştı. Bizden ayrıldı. Yanına gidip biraz muhabbet etti. Tekrardan masamıza geldiğinde durumunu anlattı. Sevgilisinin giyinişiyle, konuşuşuyla, hareketleriyle tam bir kıro olduğunu düşündüğümü belirttim. Beni onaylayarak, şöyle dedi:
- “Ama parası var. Ailesi zengin. Arabasını gördün mü? Bak camdan görünüyor. Mercedes.”
- “Peki yaptığın doğru mu? Para yemek! Ben asla paramı yedirecek kadar aptal olmadım.” dedim.
Ne dese beğenirsiniz? “Ben istesem seni kendime aşık eder çok güzelde kullanırım. Aşktan gözün görmez.”
Sevgilime işaret ettim. Muhabbettin baydığını, haz etmediğim kişilikte bir tiple karşı karşıya olduğumu anlayan kız arkadaşım müsadeyi isteyerek ayrılmamıza vesile oldu.
Arkadaş grubumda da var böyle iki üç tip. Barda eğlenmek, içki ısmarlatmak için yanına birilerini takıp gece hayatına çıkanlar. Yada sevgiliye değil, son model arabaya, bir yazlığa, üç beş daireye veya eskimiş apartmana tav olanlar. Yok mu? Etrafa hava atmak için kızları arabaya doldurup, radyoyu son ses açıp hız yapanlar.
Bana gelince cimri miyim? Hayır! Para yedirenlerden miyim? Yine hayır! Kullanmak yada faydalanmak isteyen biri olduğunda bunu kolayca sezerim. Hayatıma sokmadan, yalanlar ülkesine gidiş biletini eline veririm.
Bunlara “Allah akıl fikir ihsan eylesin” der, selamımı çakarım.

4 Nisan 2010 Pazar

Karabasan


Sessizlik sarmış dört bir yanımı. Karanlık eşlik ederken yalnızlığa, açık jaluzi sebebiyle sokak lambasının ışığı vuruyor hafiften içeri. Mutfaktaki musluktan akan damlalar, odadaki saatten tiktaklar belli bir ritimde uykuya dalmama yardımcı oluyor.
Sonra mı? Zaman ilerlemiş, uyku hafiften vedalaşır olmuş, rüzgarın uğultusu ritmi bozmuş. Gözlerimi hafifçe açıyorum. Önümde karanlıktan kim olduğunu seçemediğim biri! Arkasında dışarıdan vuran beyaz ışık, yüzü duvara doğru dönük. Annem olduğunu düşündüm. Gelirdi bazen. Özlerdi...
Gözlerimi tekrar yumdum. Bir süre sonra yine açtım. O oradaydı. Yine aynı şekilde duruyor, sanki bir şey dememi bekliyordu. Olur ya bazen! Ses çıkmadı. Yüzü bana döndü. Halen seçilmiyordu. Yavaşça bana yaklaştı. Sesim iyice kısıldı. Yüzü daha da kararıyordu. Çok yakınlaştığında karanlık bir duman, bir sis, bir toz bulutu gibi havaya dağıldı.
Kendime geldikten sonra yataktan kalktım. Çalışma odama yöneldim. Bilgisayarımı açtım. Arama motoruna yazdım: karabasan.
Öğrendim. Uyuduğumuzda REM ve NonREM diye evreler yaşıyormuşuz. REM döneminde rüyalar görüyormuşuz. Beynimiz düşteyken vücudumuzu hareketsiz hale getirirmiş. Bir bakıma felç ediyormuş. Böylece kişi rüyasında yaptığı hareketleri yapmıyormuş. Uyku felci de, beyin uyanınca bilinç açıldığında bedendeki felcin devam etmesi durumunda yaşanıyormuş.
Özlem ve korku hisleri ne menem bir şey. İnsanı ne hale sokuyorlar…

31 Mart 2010 Çarşamba

Sezon Finali


Oldu! Sonunda bu da oldu! Çarpık kentleşmeden doğan görüntü kirliliği, toplu taşıma araçlarında aşırı kalabalığın yanı sıra, kısa mesafe için harcanan bir buçuk saatler. Trafik, gürültü, bitmeyen yol çalışmaları, yaya önceliği kuralına uymayan şoförler, insanların azalan saygısı, yok olan hoşgörü, iş, okul, stres ve büyük şehir. Hah! Büyükşehir çalışıyor(muş). Bu mu çalışma! Koşulları iyileştirmek adına çalışılır, zorlaştırmak için değil… İşte! Budur; birkaç gün beni alıp buralardan uzaklara götüren.
Ne mi oldu? Dinlemek istersen anlatayım! Yorucu bir günün akşamında annem ailecek hep birlikte vakit geçirmemiz için eve çağırdı. Bıkkınlığımı ve yorgunluğumu, evime gitmek istediğimi dile getirmeden, başladığı ısrarlar sonucu ikna oldum. Gittiğimde; güzel ama durgun geçirdiğim vakitlerin içindeyken annem odaya girdi. O an elim çenemde dalmışım, dinleniyorum. Annem “Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesindeki o Düşünen Adam Heykeli gibi görünüyorsun” dedi ve kahkahalar apartmanın koridorlarında yankılandı.
İşte o an anladım. Auguste Rodin’in Paris'te, Rodin Müzesi’nde bulunan mermer ve bronz karışımından yapılmış, Düşünen Adam Heykeli’ne benzemişim. Demek ki; gitmek zamanı gelmiş. Girdim bir hava yolu şirketine. Uzaklara, çok uzaklara bilet aldım. Bir bana, bir kız arkadaşıma. Birkaç hafta sonra bulutların üzerinden yazarım size…

28 Mart 2010 Pazar

Karşı Komşum Bir Çinli!


Yabancısı olduğum yerleri görmeyi, bambaşka kültürleri tanımayı, farklı yöreler hakkında efsane ve inanışları araştırmayı, öğrenmeyi, kısaca bilgi edinmeyi seviyorum…
Geçtiğimiz sene kız arkadaşımla yaptığım tatil dönüşü, annem telefon etmiş ve beni eve, yemeğe çağırmıştı. Onu ilk kez bozuk asansör yüzünden üç kat çıkmakta olduğum merdiven basamaklarının bitiminde, nefes nefese kalmamla sövmem arasında geçen süre zarfı içerisinde, annemle konuşurken görmüştüm. O bir Çinli idi. Orta yaşlarda, esmer, evli ve iki çocuğu olduğunu öğrendiğim bu kadın, bizim karşı komşumuzmuş.
Çinlileri bilirim. Oldukça disiplinli, geleneklerine bağlı, saygılı insanlardır. Komşularımız Amerika’dan gelmişler ve uzun süredir burada çalışıyorlarmış. Türkçe bilmekle birlikte evde veya kendi aralarında İngilizce konuştuklarını da belirttikten sonra, bir şeyden bahsetmek isterim:
Küçük kardeşim özel bir eğitim kurumuna yeni başlamış, bir gün yoğun olarak görülen İngilizce derslerinden sonra, ev ödevi ile baş başa kalmış. Uzunca bir süre uğraştıktan sonra, anlayamadığı bir konu için koşularımızdan yardım istemeye gitmiş. Büyük bir hevesle kitabını ve kalemini yanına alarak kapılarına gittiğinde…
Dedim ya! Disiplinliler. Her şeyden öte planlı ve programlılar. Kardeşimin uğradığı an onların kitap okumak için ayırdıkları süreye denk gelince, Çinli kadın bizim ufaklığın sorusunu anlamaya çalışırken, içeriden seslenen kızının “Kitap okuma saati içerisindeyiz. Lütfen içeri gel ve devam et” lafı üzerine, kibarca kardeşimi geri çevirmiş.
Ne güzel şey! Planlı, gelenek ve göreneklerine bağlı, saygılı, programlı olmak. Ama küçük bir çocuğu geri çevirerek kırmak ne kadar doğru? O bu durumu anlayabilecek mi? Ki kırılmıştı. En azından belli etmemeye çalışsa da, üzülmüştü…Türk insanı yardım isteyen birini geri çevirir miydi?