10 Ocak 2013 Perşembe

“Seni Seviyorum” Demek Neden Bu Kadar Zor? (III)



Bir peri masalına girer gibi başlayacaktım ama benim öyle gerçekte yaşanmayacak kadar büyülü bir aşk hikâyem olmadı. Öyle şaşaalı, gösterişli aşklar bir kitabın sayfasında, bir film karesinde ya da bir şarkının meyanında değil de gerçek hayatlarda yaşanıyor olsaydı sanıyorum her birimiz böyle büyük bir aşkı yaşayamadığımız için kendimizde bir sorun arar dururduk.

Bu kez mevzu muhabbet aşk olunca yapmak istediğimden değil, yapamadığımı anlatmakla söze başlayacağım.

İnsanlar birbirilerine ne kadar kolay “seni seviyorum” diyor,  birbirlerini ne kadar çabuk “canım” yapıyorlar, “bir tanem” ya da “hayatım” öyle yürekten söylenmeyince ne kadar yavan duruyor. Kelimeler söylene söylene gücünü yitirir olmuş, anlamını kaybetmiş ve gündelik olmuş. Hele ki “seni seviyorum” cümlesinin büyüsü bir tütsü kokusu gibi etrafı sarmaya başladığında ne kadar çabuk dağılır olmuş. Varsın ben sevdiklerime sevgimi kelimelerle belli edemeyim, varsın o iki kelimelik cümlenin gerçek etkisini hiçbir zaman bilemeyim ve varsın tutkumu sözlerimle söyleyemeyeyim…

Olsun! Sevgi yürekte durduğunda hayat bulur ve hayat bulduğunda anlam kazanır…



8 Ocak 2013 Salı

“Seni Seviyorum” Demek Neden Bu Kadar Zor? (II)



 

Ben bu yazıyı yazarken gökyüzünden lapa lapa kar düşüyor bahçeme. Balkona yakın bir pencere kenarında sıcacık kahvemi yanıma almış bu satırları döküyorum ellerimden. Konu yine sevgi, konu yine aşk ve konu yine ben…

Şuanda yanan şömine giderek içeriyi daha da fazla ısıtıyor. Fonda ayrılık acısını anlatan İspanyolca bir şarkı bana eşlik ediyor.  Kahvem giderek azalıyor. Ben sabahları bir öpücükle değil kahve ile uyanırım aslında. İşte bu yüzden aşkı anlatışım onun eşliğinde oluyor…

Kar giderek çoğalıyor. Etraf beyaza bürünürken ki yaşadığım mutluluğu,  aşk olunca yaşayamayışım nedendir bilinmez. Bilinmez dedim ya sanki son noktayı koydum burada. Hayır! Hiçte öyle değil. Mevzu bahis aşk olunca son noktayı koyamıyorum. Üç nokta ile söyleyemediklerimi yazıyorum…

En yakınıma bile “Seni Seviyorum” diyerek sevgimi gösteremiyorum. Yetiştiriliş tarzımdan mı kaynaklanıyor yoksa sevgiyi dile getirmekten mi utanıyorum? Bilemiyorum. Bildiğim bir şey var aslında. O da herkes kadar sevişim, herkesten çok sevgim…

 

7 Ocak 2013 Pazartesi

"Seni Seviyorum" Demek Neden Bu Kadar Zor?



Aşk konusunda uzun zamandır yazmadığımı fark ettim. Bırakın yazmamayı, düşünmemiş ve söz etmemiştim de. Hal böyleyken benim için sevdiğimi söylemenin ne kadar zor olduğunu anlatan bu yazı döküldü ellerimden...

Sevdiğimi söylemek, bunu dile getirmek benim için neden bu kadar zor bilmiyorum? Konu bir kadına olan sevgi değil sadece, bana benden yakın olanlara da sevgimi dile getiremiyorum. Çok zor değil oysa biliyorum. Ama yapamıyorum.

"Seni seviyorum" ya da sevgiyi belli eden herhangi bir cümleyi söylemek benim için zor. Sevgiyi yücelten onu daha anlaşılır ve somut kılan hareketlerde bulunmam da söz konusu değil. Ben ne kadar zor bir adam olduğumu zamanla anladım. Anladım da ne değişti sanki. Hiçbir şey.

1 Ocak 2013 Salı

Delik Deşik Edeceksin Böylelerini…



Bazen yaşamadığımız bir hayatın içindekileri öyle kolay eleştiririz ki yaptığımızın hata olduğunu bile çok sonraları fark ederiz. İnsanoğlu çok kolay yargılar. Onun yerinde değilsin, onun ruh hali içinde hiç değilsin, durumunu, acılarını, korkularını ve yaşadıklarını bilmiyorsun. Peki neden bu kadar kolay ahkam kesiyorsun? Cevabı bir tokat gibi çarpmak istiyor insan. Ruhunu tornavidayla delik deşik etmek, parçalamak, bedeninden sökmek istiyor. Öyle ki; bir daha konuşamasın, düşünmeden laf edemesin, kendi kirli düşünceleri içinde kalakalsın, pislensin…

Hayatınızda böyle üç beş tane varsa anlarsınız ne demek istediğimi. Tahammül etmekte zorlanıyorum bunlara. Cehaletine vermek, görmezden gelmek, oluruna bırakmak hiç ama hiç istemiyorum. Yargılarıyla küçülttüğü insanın üzerine basmasını anlayamadığım gibi, durumunu eleştirmesini de hiç anlayamıyorum…

Yok ya zavallılar gerçekten. Hani konuşup kendini yorduğuna değmiyorlar. “Ahkam kesenin aklını keseceksin” bunu bilir bunu söylerim…


30 Aralık 2012 Pazar

Parmaklıklar Ardında Bir Kleptoman



Öylece karşımda duruyordu. Mavi gözleri bir okyanus kadar derin ve sakindi. Sigarasının dumanı göğe yükselirken içine çektiği duman dudaklarından çıkan bir iki sözcükle dağılıyordu. Elleri titriyordu ve bacakları durmadan hareket halindeydi. Bazen bir ritm tutturuyor, ona uyuyor, zaman zaman kesip bir süre sonra tekrar başlıyordu. Üzgün olduğu her halinden belliydi. Konuşmak istemediği açıktı. Ama elinde olmadan değişen ve bir acıya dönüşen hayatıyla ilgili söylemek istediği o kadar çok şey vardı ki. Suskunluğu acıtıyor, ruhunu bedeninden söküyordu adeta…

Sigarasından bir fırt daha çekti ve söze başladı. “Beni bu duruma sokan tek insan babam.” Dedi öylece. Dediğini anlamamış gibi ne dediğini tekrar sordum. “Babam” dedi güçsüz bir sesle. “Babam küçüklüğümden bu yana ele gideceksin diye yapmadığını koymadı. Beni hep diğer kardeşlerimden ayırdı. Ben bir gün evlenip gidecektim, el olacaktım. Babam küçük bir kız çocuğunu böyle yetiştirdi. Kleptoman olmamdaki tek neden ailece paylaştığımız ortamların bile elimden alınmasıydı…”

Sigarasını kül tablasına bastırdı ve cebindeki paketten bir sigara daha çıkarıp yaktı. İçerisi zaten loştu. Yaktığı sigaranın dumanı daha görünmez kılıyordu etrafı. Kalkıp perdeyi araladım. Gün ışığı içeri girdi. Pencereyi açık bıraktım ki içeri temiz hava girsin. Sonra evin kedisi kapının aralığından içeri girdi. Odanın ortasındaki yatağa sıçradı ve serildi. Gözlerini kısarak bir süre bizi izledi. Sonra uyumaya başladı.

Hakkında açılan davalar hâlâ sürüyordu. İleride parmaklıklar ardına bile geçebilirdi. Küçük bir hücreye tıkalı kalmanın sıkıntısını daha şimdiden yaşıyor gibiydi. Sözleri tane tane dökülüyor, tam nokta koyduğu sırada yeni bir cümleye başlıyordu.  “Ya böyle işte.” Dedi. Sonra babasının küçükken ona nasıl davrandığını örneklerle anlattı…

Bir insan kendi evladını nasıl diğerlerinden ayırabilirdi. Anlamadım. Zaten anlaşılacak gibi de değildi. Kleptomani hastası olan bu kadın arkadaşımın annesi ve kendi kızına daha özenli davranıyor, daha anlayışla karşılıyor. Küçüklüğünden, genç kızlığına kadar yaşadığı o kötü dönemlerin aynısını kızına yaşatmıyor…

29 Aralık 2012 Cumartesi

Parmaklıklar Ardına Geçmek!



Yalnızlığına bırakılmış kişilerin gelecekleri için iki seçenek vardır. Ya doğru yolda ilerleyip ilerisini görebilecektir ya da kendi bildiği doğruda ilerleyecek ve büyük finali görecektir. Yokluğuyla baş başa kalmış bir kişi genelde ikinci olanı seçer. Ve ikinci olan zor olandır aslında…

Yargılamak ne kadar kolay değil mi kötü duruma düşeni? Bu eylemden vazgeçmek niye bu kadar zor? Niye kendi doğrularımızla yanlışları anlayamıyoruz? Neden yanlışlar doğru kişiyi görünür kılmıyor? Sorular birikir birikir. Cevap ise; ne kadar basittir oysa…

Yanlışları olan doğru bir insan tahayyül et. Yanlışları var ama doğru, doğruları var ama yanlış. İnsanî ilişkilerinde ve hayatında doğruluğa önem versin. Varsın kendine bir iki de kötü huy edinsin. Mesela ne yapsın? “Çalsın!” Nasıl ki her gördüğünü çalan kleptoman değilse, her çalma davranışını gerçekleştiren de hırsız değildir diye düşün. Ve onu sev. Asla yargılama. Onu kleptoman olmaya iten neler? Bunu düşün önce. Onu bir adli vaka olarak ruh ve sinir hastalıkları hastanesinde bir koğuşa kapatan nedenler ne? Bunu bil önce. Sonra ona kız kızabilirsen.

Küçüklüğünden bu yana yalnızlığına itilmiş, varlığın içinde yokluk yaşatılmış, hep ötekileştirilmiş, hep itilegelmiş, hep gereksiz sınırlar konulmuş. Şuan bulunduğu durumla ilgili o kadar çok neden var ki. Onu parmaklıklar ardına götürecek bu davranışların nedeninin suçlusu o değil oysa…

28 Aralık 2012 Cuma

Küçük Bir Özür


Söze nasıl başlayacağımı bilemiyorum. Küçük yüreğin mini minnacık bir özrüyle mi başlasam yoksa hemen lafa mı girsem? Koca bir sene uğramamışım buralara. Yazmamışım içimden gelenleri. Oysa zaman zaman içimde duygular fink attılar, dökülmek istediler beyaz bir sayfaya, bazen mürekkep olup dağılmak istediler, bazense noktasıyla, virgülüyle benim olarak kaldılar...

Ben gibi olmaya çalışınca bile afallıyorum. Suskunluğumun nedenlerini anlatmaya çalışıyorum ama başaramıyorum.

“Niye yazmadın bunca zaman? Ara ara uğradık ve bekledik.” Diyenleriniz olabilir. Desinler ne kadar da haklılar oysa, ne kadar da doğrular, ne kadar da açık…

Bazen kendime kızıyorum biraz, bazen de “Böyle olması gerekiyormuş olmuş…” diyorum. Bazen keşke kısa aralıkla yazsaydım diyorum. Bazen “Bu dinlenme süreci senin için iyi olmuş olabilir” diyorum. Kendi kendime konuşuyor, kendimi kendimle tartışıyorum…

“Ben bundan böyle buradayım. Seni de bekliyorum” diyorum ve bu kez kısa bir süreliğine ayrılıyorum.