25 Şubat 2013 Pazartesi

Kalplerinde Yer Bulduğum Eşsiz Aşklarım…


Her söze başladığımda konunun dönüp dolaşıp aşka geldiğini fark etmemle, bundan muzdarip olacağıma daha çok bahsetmem gerektiğinin bilincine varmam aynı zamanda oldu. Aşk güzel, hele de bir gencin yüreğinden çıkıyorsa daha güzel. Fakat bu kez bahsedeceğim aşk iki farklı tenin birbirine olan çekiminden ibaret değil, bir yazanın takipçilerinde uyandırdığı anlamla ilgili. İşte bu aşk; tensel aşklardan daha bir değerli, daha ulaşılmaz ve daha hassas…

Aşkla yazan, aşkla düşünen ve hayatı aşkla yaşayan biri olarak uzun zamandır yazıyorum. Eleştiri yazılarım bazen gülümsetiyor, bazen düşündürüyor, bazen kızdırıyor, bazen ise gönül alıp hoşnut ediyor. Ben zaman zaman dikkat çeken yazıları paylaşsam da okuyucunun algısında nasıl bir oluşum olduğunu bilmiyorum. İşte bu gizem beni daha da aşkla yazmaya itiyor.
Ben aşkı yaşarken okuyucuya da yaşatmaya çalışıyorum. Bu tarifi mümkün olmayan aşkla paylaştığım yazıların sayesinde takipçi ile aramızda oluşan paylaşımların verdiği keyfi hiçbir kelime ile anlatmam mümkün değil. Çoğunuzla zaman zaman yorumlarla, zaman zaman e posta yoluyla yazışır, hatır sorar ve mutluluğu paylaşır olduk. Her bir takipçinin bende olan yeri öyle ayrı ki; her birinin yaşattığı güzellik, her birinin hissettirdiği duygu farklı farklı demleniyor bu yürekte. Her okuyucu gerek yaşantısıyla, gerek ilgi alanlarıyla beni oldukça büyülüyor bunun altını çizmeme gerek yok herhalde. Kim olduğunu bilmediğim fakat yazdıkları yorumlardan yüreğini gördüğüm okuyucuların meslekleri, yaşadıkları yer ve ilgi alanları onları ayrı ayrı kodlamamı sağlıyor…

Benim yaşadığım bu aşkı elimden geldiğince anlatmaya çalıştım. İşte şimdi bu aşkın, iki kişi arasında yaşanan yüzeysel aşklardan ne kadar değerli olduğunu anlatabildiğimi düşünüyorum.



4 Şubat 2013 Pazartesi

Canına Okuyacaklarım...



Bazen artık dayanamayıp her şeyi yakıp yıkmak istediğiniz oluyor mu? Mutluluğumu elimden aldıklarında ben de öyle oluyorum. Karalanmış bir sayfayı tümden silip beyazın sonsuzluğunda bir çizim olarak kalmayı istiyorum. Böyle bir durumda sessizliği dinlemek gibisi olmasa gerek.

Hiç anlaşılır olmayanları, vefasızlık yapanları, arkadaşlıktan dem vurup kalleşlik yapanları, iki yüzlü olanları, samimi görünüp palavra atanları, söze küfürsüz başlamayanları, dost diye sarılıp sonradan satanları, uçanla kaçanla işleri olanları, seni andık deyip dedikodu yapanları tek tek toplayıp bir ateşte yakmak istiyorum…

30 Ocak 2013 Çarşamba

Yere Göğe Sığdıramadığımız O Muhteşem İnsanlar



Hayat bana şunu öğretti ki; insanları biz gözümüzde büyütüyoruz, onlara anlamları biz yüklüyoruz, onlara değerler biçiyoruz ve kimi zaman idol bile yapıyoruz. Oysa yakından bakıldığında hiçte öyle değil. Bu sıfatlar ne kadar emanet duruyor üzerlerinde, ne kadar büyük geliyor reeldeki hallerine ve ne kadar samimiyetsiz olduklarını gösteriyor zamanla bize…

Değerler biçiyoruz insanlara. Büyük değerler. Öyle büyük ki ucu bucağı görünmeyecek kadar geniş. Ve öyle garip ki gerçekle bağdaşmayacak kadar sunî…

Gözümüzde büyütmemize sebebiyet veren, onu ulaşılmaz kılan ne? Adının önüne eklediği ünvanları hak edişi ile kıyasladığında; onu güçlü kılan bilgisi ve kişiliği ne âlemde? Onu saygın yapan sıfatına baktığında gerçek yaşama bıraktığı örnek davranışlar neler? Ve onun o muhteşem insan olmasını sağlayan özellikler neler?

Tahayyül edebiliyor musun bilmiyorum? Ama  tanımlamaya çalıştığım kişi öyle hayattan ki; hepimizin yaşamında böyle biri mutlaka var. Öyle özel, öyle hassas bir nadide parça, öyle ender, öyle saygın bir kişilik ki (ama içi boş)…

Kimi zaman o hayran olduğun şarkıcı, kimi zaman dizilerini severek izlediğin soap opera yıldızı, kimi zaman çalımlarıyla ün yapmış bir sporcu, kimi zaman o çok sevdiğin popüler kültür kişisi, kimi zaman hayranlıkla dinlediğin çok bilgili branş öğretmenin ve kimi zaman her hareketini örnek aldığın insan. Gerçeğe baktığında bilgisi, ilgisi ve kişiliğiyle aslında o tanımladığın, değer biçtiğin, yere göğe sığdıramadığın ve eşsiz olan kişi o değil. O sayılarca dolu sandığın özellikler içi boş bir sıfırmış oysa…

24 Ocak 2013 Perşembe

Seni Ne Çok İsterdim…



Küçüklüğüm, ardıma bakmadan bıraktığım küçüklüğüm. Şimdi ne çok isterdim yine küçük olmak. O sahil kentinde plaja inip İspanyol çingenelerinin taktığı Flamenko şapkadan takmak ve kumdan kaleler yapmak ne çok isterdim. Bilmediğim yabancı dilde bir parçayı melodisine uygun olarak söylemeyi, sevindiğimde bunu gerçekten göstermeyi, köpeklerden korkup yine de sevmeyi ve büyüklerin hayatına özenmeyi ne kadar çok isterdim…

Kibirli insanların kibir dolu söylemlerine konu olmamak için çabalamayı bırakıp anın tadını çıkarmayı, bir çıkar ilişkisi olmadan sevmeyi ve sevilmeyi, dost görünenlerle yüz göz olmamayı, kötülükle henüz tanışmamayı ne çok isterdim…


23 Ocak 2013 Çarşamba

Her Geçen Saniye Ölüme Daha Yakınsın!


Her geçen anda ölüme daha yaklaşıyoruz ve kaybettiğimiz zaman yapabildiklerimizle veya yapamadıklarımızla akıp gidiyor. Şuanda bu yazıyı okurken bile zaman öyle hızlı geçiyor ki; bu süre zarfında ne kaçırdığını görmek gerçekten üzücü…

Hep söyledikleri gibi “Hayat bir sahne”  ve hepimiz bize biçilen karakterleri oynuyoruz. Telaş içinde oradan oraya koşup her şeye yetişmeye ve yetmeye çalışarak zamanımızı harcıyoruz. Hayatın rutinine bir de duygularımız eklenince doğru kararlar alıp, doğru şeyler yapabiliyor muyuz orası şüpheli. Ama en çokta kendimizi ve çevremizi yıprattığımızla kalıyoruz. Çünkü duygusal düşündüğümüzde aldığımız kararlar, bulunduğumuz eylemler hep ya öfke doludur, ya da akılla düşünemediğimiz için mantık dışı…

Öfkelendiğimizde bunu boşaltırken yaşadığımız negatiflik öyle yüklü oluyor ki beden de; dışarı salımı da, hissen aldığımız duygu da zarar veriyor bize ve çevreye…

İşte tam da sana bunları söylemek istiyordum. Küçük oyunlar, hesaplaşmalar, kin duymalar ve öfke nöbetleri hepsi zamana yaydığın boşunalıktan başka bir şey değil. Zaman öyle kısıtlı ki bunu mutlulukla, paylaşmayla, aşkla ve sevgiyle geçirmek yine bizim elimizde…

22 Ocak 2013 Salı

Kelimelerden Gelen Dostluk

 

Yine yağmur yağıyor ve ben sıcacık kahvemi alıp şöminenin karşısına geçtim ve bir yandan dışarıdaki güzelliği izlerken, bir yandan da sana yazmaya başladım. O kadar uzun zamandır yazıyorum ki; artık bazılarınızla yazmadığım da bile mesajlaşır, birbirimizi haberdar eder ve mailleşir olduk…

Hiç görmesem bile dostluğunu ve arkadaşlığını yakından hissetmek öyle güzel ki bu yüzden kopamıyorum sanırım buraya yazmaktan. Zaman zaman boşladığım olmuyor mu? Oluyor. Ama hep bir dinleyen, hep bir anlatan oluyor burada ve bunun keyfini yaşamak harika...

Dostluk, anlaşılır olmak, paylaşmak, anlatmak güzel şeyler. Oysa bir de dost gibi görünen insancıklar var ki onlardan bahsedeceğim bu yazımda.

Benim dost saydığım ama aslında hiç dost olmayan insanlar yok çevremde. Zaten bu tarz insanlar hep iş hayatımda karşıma çıkmıştır ve oyunlarına usta oyunbazlıkla öyle sert cevaplar vermişimdir ki; bir daha ya oynamaya yeltenmemişlerdir ya da oynadıkça oynanmaya alışmışlardır…

Huylu huyundan vazgeçmezse ve bu kötü bir huy ise; onu törpülemek lazım değil mi? Ben de öyle düşünüyorum ve hemen atağa geçiyorum. Sırlar, yalanlar, türlü düzenbazlıklar, ast-üst ilişkileri, yalakalıklar, üzerine basıp geçmeler bunlarla o kadar çok karşılaşıyorsun ki iş hayatında ya bir süre sonra baş etmeyi öğreniyorsun ya da pes edip yenilgiyi kabulleniyorsun ve sinene çekiliyorsun.



10 Ocak 2013 Perşembe

“Seni Seviyorum” Demek Neden Bu Kadar Zor? (III)



Bir peri masalına girer gibi başlayacaktım ama benim öyle gerçekte yaşanmayacak kadar büyülü bir aşk hikâyem olmadı. Öyle şaşaalı, gösterişli aşklar bir kitabın sayfasında, bir film karesinde ya da bir şarkının meyanında değil de gerçek hayatlarda yaşanıyor olsaydı sanıyorum her birimiz böyle büyük bir aşkı yaşayamadığımız için kendimizde bir sorun arar dururduk.

Bu kez mevzu muhabbet aşk olunca yapmak istediğimden değil, yapamadığımı anlatmakla söze başlayacağım.

İnsanlar birbirilerine ne kadar kolay “seni seviyorum” diyor,  birbirlerini ne kadar çabuk “canım” yapıyorlar, “bir tanem” ya da “hayatım” öyle yürekten söylenmeyince ne kadar yavan duruyor. Kelimeler söylene söylene gücünü yitirir olmuş, anlamını kaybetmiş ve gündelik olmuş. Hele ki “seni seviyorum” cümlesinin büyüsü bir tütsü kokusu gibi etrafı sarmaya başladığında ne kadar çabuk dağılır olmuş. Varsın ben sevdiklerime sevgimi kelimelerle belli edemeyim, varsın o iki kelimelik cümlenin gerçek etkisini hiçbir zaman bilemeyim ve varsın tutkumu sözlerimle söyleyemeyeyim…

Olsun! Sevgi yürekte durduğunda hayat bulur ve hayat bulduğunda anlam kazanır…



8 Ocak 2013 Salı

“Seni Seviyorum” Demek Neden Bu Kadar Zor? (II)



 

Ben bu yazıyı yazarken gökyüzünden lapa lapa kar düşüyor bahçeme. Balkona yakın bir pencere kenarında sıcacık kahvemi yanıma almış bu satırları döküyorum ellerimden. Konu yine sevgi, konu yine aşk ve konu yine ben…

Şuanda yanan şömine giderek içeriyi daha da fazla ısıtıyor. Fonda ayrılık acısını anlatan İspanyolca bir şarkı bana eşlik ediyor.  Kahvem giderek azalıyor. Ben sabahları bir öpücükle değil kahve ile uyanırım aslında. İşte bu yüzden aşkı anlatışım onun eşliğinde oluyor…

Kar giderek çoğalıyor. Etraf beyaza bürünürken ki yaşadığım mutluluğu,  aşk olunca yaşayamayışım nedendir bilinmez. Bilinmez dedim ya sanki son noktayı koydum burada. Hayır! Hiçte öyle değil. Mevzu bahis aşk olunca son noktayı koyamıyorum. Üç nokta ile söyleyemediklerimi yazıyorum…

En yakınıma bile “Seni Seviyorum” diyerek sevgimi gösteremiyorum. Yetiştiriliş tarzımdan mı kaynaklanıyor yoksa sevgiyi dile getirmekten mi utanıyorum? Bilemiyorum. Bildiğim bir şey var aslında. O da herkes kadar sevişim, herkesten çok sevgim…

 

7 Ocak 2013 Pazartesi

"Seni Seviyorum" Demek Neden Bu Kadar Zor?



Aşk konusunda uzun zamandır yazmadığımı fark ettim. Bırakın yazmamayı, düşünmemiş ve söz etmemiştim de. Hal böyleyken benim için sevdiğimi söylemenin ne kadar zor olduğunu anlatan bu yazı döküldü ellerimden...

Sevdiğimi söylemek, bunu dile getirmek benim için neden bu kadar zor bilmiyorum? Konu bir kadına olan sevgi değil sadece, bana benden yakın olanlara da sevgimi dile getiremiyorum. Çok zor değil oysa biliyorum. Ama yapamıyorum.

"Seni seviyorum" ya da sevgiyi belli eden herhangi bir cümleyi söylemek benim için zor. Sevgiyi yücelten onu daha anlaşılır ve somut kılan hareketlerde bulunmam da söz konusu değil. Ben ne kadar zor bir adam olduğumu zamanla anladım. Anladım da ne değişti sanki. Hiçbir şey.

1 Ocak 2013 Salı

Delik Deşik Edeceksin Böylelerini…



Bazen yaşamadığımız bir hayatın içindekileri öyle kolay eleştiririz ki yaptığımızın hata olduğunu bile çok sonraları fark ederiz. İnsanoğlu çok kolay yargılar. Onun yerinde değilsin, onun ruh hali içinde hiç değilsin, durumunu, acılarını, korkularını ve yaşadıklarını bilmiyorsun. Peki neden bu kadar kolay ahkam kesiyorsun? Cevabı bir tokat gibi çarpmak istiyor insan. Ruhunu tornavidayla delik deşik etmek, parçalamak, bedeninden sökmek istiyor. Öyle ki; bir daha konuşamasın, düşünmeden laf edemesin, kendi kirli düşünceleri içinde kalakalsın, pislensin…

Hayatınızda böyle üç beş tane varsa anlarsınız ne demek istediğimi. Tahammül etmekte zorlanıyorum bunlara. Cehaletine vermek, görmezden gelmek, oluruna bırakmak hiç ama hiç istemiyorum. Yargılarıyla küçülttüğü insanın üzerine basmasını anlayamadığım gibi, durumunu eleştirmesini de hiç anlayamıyorum…

Yok ya zavallılar gerçekten. Hani konuşup kendini yorduğuna değmiyorlar. “Ahkam kesenin aklını keseceksin” bunu bilir bunu söylerim…


30 Aralık 2012 Pazar

Parmaklıklar Ardında Bir Kleptoman



Öylece karşımda duruyordu. Mavi gözleri bir okyanus kadar derin ve sakindi. Sigarasının dumanı göğe yükselirken içine çektiği duman dudaklarından çıkan bir iki sözcükle dağılıyordu. Elleri titriyordu ve bacakları durmadan hareket halindeydi. Bazen bir ritm tutturuyor, ona uyuyor, zaman zaman kesip bir süre sonra tekrar başlıyordu. Üzgün olduğu her halinden belliydi. Konuşmak istemediği açıktı. Ama elinde olmadan değişen ve bir acıya dönüşen hayatıyla ilgili söylemek istediği o kadar çok şey vardı ki. Suskunluğu acıtıyor, ruhunu bedeninden söküyordu adeta…

Sigarasından bir fırt daha çekti ve söze başladı. “Beni bu duruma sokan tek insan babam.” Dedi öylece. Dediğini anlamamış gibi ne dediğini tekrar sordum. “Babam” dedi güçsüz bir sesle. “Babam küçüklüğümden bu yana ele gideceksin diye yapmadığını koymadı. Beni hep diğer kardeşlerimden ayırdı. Ben bir gün evlenip gidecektim, el olacaktım. Babam küçük bir kız çocuğunu böyle yetiştirdi. Kleptoman olmamdaki tek neden ailece paylaştığımız ortamların bile elimden alınmasıydı…”

Sigarasını kül tablasına bastırdı ve cebindeki paketten bir sigara daha çıkarıp yaktı. İçerisi zaten loştu. Yaktığı sigaranın dumanı daha görünmez kılıyordu etrafı. Kalkıp perdeyi araladım. Gün ışığı içeri girdi. Pencereyi açık bıraktım ki içeri temiz hava girsin. Sonra evin kedisi kapının aralığından içeri girdi. Odanın ortasındaki yatağa sıçradı ve serildi. Gözlerini kısarak bir süre bizi izledi. Sonra uyumaya başladı.

Hakkında açılan davalar hâlâ sürüyordu. İleride parmaklıklar ardına bile geçebilirdi. Küçük bir hücreye tıkalı kalmanın sıkıntısını daha şimdiden yaşıyor gibiydi. Sözleri tane tane dökülüyor, tam nokta koyduğu sırada yeni bir cümleye başlıyordu.  “Ya böyle işte.” Dedi. Sonra babasının küçükken ona nasıl davrandığını örneklerle anlattı…

Bir insan kendi evladını nasıl diğerlerinden ayırabilirdi. Anlamadım. Zaten anlaşılacak gibi de değildi. Kleptomani hastası olan bu kadın arkadaşımın annesi ve kendi kızına daha özenli davranıyor, daha anlayışla karşılıyor. Küçüklüğünden, genç kızlığına kadar yaşadığı o kötü dönemlerin aynısını kızına yaşatmıyor…

29 Aralık 2012 Cumartesi

Parmaklıklar Ardına Geçmek!



Yalnızlığına bırakılmış kişilerin gelecekleri için iki seçenek vardır. Ya doğru yolda ilerleyip ilerisini görebilecektir ya da kendi bildiği doğruda ilerleyecek ve büyük finali görecektir. Yokluğuyla baş başa kalmış bir kişi genelde ikinci olanı seçer. Ve ikinci olan zor olandır aslında…

Yargılamak ne kadar kolay değil mi kötü duruma düşeni? Bu eylemden vazgeçmek niye bu kadar zor? Niye kendi doğrularımızla yanlışları anlayamıyoruz? Neden yanlışlar doğru kişiyi görünür kılmıyor? Sorular birikir birikir. Cevap ise; ne kadar basittir oysa…

Yanlışları olan doğru bir insan tahayyül et. Yanlışları var ama doğru, doğruları var ama yanlış. İnsanî ilişkilerinde ve hayatında doğruluğa önem versin. Varsın kendine bir iki de kötü huy edinsin. Mesela ne yapsın? “Çalsın!” Nasıl ki her gördüğünü çalan kleptoman değilse, her çalma davranışını gerçekleştiren de hırsız değildir diye düşün. Ve onu sev. Asla yargılama. Onu kleptoman olmaya iten neler? Bunu düşün önce. Onu bir adli vaka olarak ruh ve sinir hastalıkları hastanesinde bir koğuşa kapatan nedenler ne? Bunu bil önce. Sonra ona kız kızabilirsen.

Küçüklüğünden bu yana yalnızlığına itilmiş, varlığın içinde yokluk yaşatılmış, hep ötekileştirilmiş, hep itilegelmiş, hep gereksiz sınırlar konulmuş. Şuan bulunduğu durumla ilgili o kadar çok neden var ki. Onu parmaklıklar ardına götürecek bu davranışların nedeninin suçlusu o değil oysa…

28 Aralık 2012 Cuma

Küçük Bir Özür


Söze nasıl başlayacağımı bilemiyorum. Küçük yüreğin mini minnacık bir özrüyle mi başlasam yoksa hemen lafa mı girsem? Koca bir sene uğramamışım buralara. Yazmamışım içimden gelenleri. Oysa zaman zaman içimde duygular fink attılar, dökülmek istediler beyaz bir sayfaya, bazen mürekkep olup dağılmak istediler, bazense noktasıyla, virgülüyle benim olarak kaldılar...

Ben gibi olmaya çalışınca bile afallıyorum. Suskunluğumun nedenlerini anlatmaya çalışıyorum ama başaramıyorum.

“Niye yazmadın bunca zaman? Ara ara uğradık ve bekledik.” Diyenleriniz olabilir. Desinler ne kadar da haklılar oysa, ne kadar da doğrular, ne kadar da açık…

Bazen kendime kızıyorum biraz, bazen de “Böyle olması gerekiyormuş olmuş…” diyorum. Bazen keşke kısa aralıkla yazsaydım diyorum. Bazen “Bu dinlenme süreci senin için iyi olmuş olabilir” diyorum. Kendi kendime konuşuyor, kendimi kendimle tartışıyorum…

“Ben bundan böyle buradayım. Seni de bekliyorum” diyorum ve bu kez kısa bir süreliğine ayrılıyorum.


11 Ekim 2011 Salı

Ben de Aşık Oldum Nihayetinde...


Aşk!.. Bu konuda öyle çok yazmışım ki; geriye dönüp baktığımda önce yaşadıklarım hatıramda canlandı, ardından da içimde uzun zamandır dile getirmek istediğim düşünceleri belirtme isteği uyandı. Ve eni konu "şapşal bir aşık" olarak kendimi bu yazıyı yazarken buldum.

Hayır, hayır! Şuan gönlümde hiç kimse yok. Bazen düşünüyorum da hayatın telaşına kapılıp sevmeyi unutuyor muyuz yoksa? Bilmiyorum! Sahi sen ne düşünüyorsun bu konuda?

Bir Rus romanının kıvrılıp bırakılmış sayfası gibi, kaldığım yerden bir müddet sonra devam edebileceğimi hiç düşünmedim. Her şeyle olduğu gibi geride kalan aşkla bile dalga geçebilmeyi denedim. İlk küskünlükten sonra zorlamaya gitmemenin daha rasyonel bir yol olduğununun bilinciyle hareket ettim. Giden olsam da, bırakılan olsam da hiç bir zaman elim telefona gitmedi...

Bundan söz edeceğim işte. Ben ilk kopuştan sonra bir ilişkinin devamının gelebileceğine inanmıyorum. Bittiyse bitti. Bunu devam ettirmeye çalışanların sonunun yine ayrılık olduğuna inanıyorum. Sadece zaman birleşmeler ve ayrılmalar şeklinde uzadıkça uzuyor. Ve aptal aşıklar bunu ilişki olarak nitelendiriyor. Adına da sevgi diyorlar...

Sonra ne oluyor? Ayrılık çıka geliyor. Ve o sevgi olarak nitelendirdikleri "aşk" sevgisizce bitiyor.



7 Ekim 2011 Cuma

Onu Unuttun Mu?


Yazdan kalma sonbahar günlerinde evin arka kapısını aralık bırakır, bahçedeki salıncağa geçip, Fransız yazar Françoise Sagan'ın kitaplarından birini okurdum. Hafif esen rüzgar keyfime eşlik ederken, mevsim dolayısı ile acizleşen ağacın kuruyan yaprakları bir bir düşer, daldaki sararan yaprakların sallantısı da hoş bir melodi oluştururdu. Bu benim kaçışımdı. Hep yapardım ve her defasında da eşsiz bir keyif alırdım...

Böyle bir günde tanışmıştım onunla. Üşümekten büzülmüş bir halde salıncağın yakınında bir yerlerde kıvrılmış uyuyordu. "Sevimli ama çirkindi." Ona yapıştırdığım bu sıfatın; "sırf şehir kirliliğinden ve çöplerden" kaynaklandığını daha sonra anlayacaktım. Yanına yaklaştım. Biraz sevdim. Gözlerini açıp, mırladı. Sevgiye aç olduğu ama yorgunluğu sebebiyle oyun yapmaya gücü olmadığı her halinden belliydi. Tekrar uyudu...

Hemen arka kapıya yöneldim. Mutfağa girdim. Buzdolabından süt çıkarıp bir kaba doldurdum. Sonra yeterli olmadığını düşünüp, bahçeye geçtim. Ona baktım. Hemen sokağa çıkıp, markete doğru ilerledim. Princess kedi maması aldıktan sonra, bir hışımla eve gittim. Mamayı yeni bir kaba koyduktan sonra, ikisini de kedinin yanına bıraktım. Severken uyandı ve hemen patisinin yanındaki kaptan karnını doyurdu. Gücü yerine geldiğinde miyavlamaya başladı. Bu sevgi istediği anlamına geliyordu...

Böyle başladı. Sonrasında onu hiç bırakmadım. Hep yanımda oldu. Evin içinde bunaldığını masum bir şekilde balkonun önünde durup mırlamaya başladığında anlıyor ve dışarı çıkmasına izin veriyordum. Zaman zaman sokak kedileri ile koşuştuğunu görüyor ve onların aç susuz kalmasına üzülüyordum. Sonra sokak başındaki kaldırım kenarlarına kedi maması ve su bırakmaya başladım...

Ve sonbaharın soğuğu artıyordu. Herkese düşen bir görev vardı. "Onları unutmamak!" Bunu günlük koşuşturmaca içinde hatırlayabilecekler miydi? Bilinmez. Ama onlar korunmasızlardı.
"Hayvanları uzaktan severim." cümlesi insanların kendini kandırma şekliydi. Ve ben onlara hep kızdım, kızacaktım. Hep kedileri ve sokak köpeklerini yaklaşan soğuklarda unutmayalım diye düşünüyordum. Onları anlamalıydık....

30 Eylül 2011 Cuma

Le Gamin Au Vélo


"Hayata bir çocuğun gözlerinden bakabilmek!.." Onun yüreğiyle hissedebilmek ve onun gözlerinden görmek "istenilmemeyi!"

Bunu "çocukça bir düşünce" yada "bir ümit" diye adlandırabilirsin. Nasıl adlandırırsan adlandır. İstenmemeyi sebeplere bağlayan ve o sebeplerin ortadan kalkması için uğraşan bir çocuğu göreceksin...

Cyril... O bir iyimser! Babası tarafından yetimhaneye bırakılsa da, babasını seven, aklına geldikçe bisikletini almak bahanesiyle onu arayan ve ulaşamayan, yıkılmamaya çalışan yada yıkılmamış gibi yapan güçlü bir çocuk.

Ve Samantha... O bir kurtarıcı! Sen istersen "koruyucu anne" olarak isimlendir. Ama bu sıfat, yetersizliğiyle kalır...

Ve bir baba... Çocuğuna istemediğini açıkça söyleyebilen bir "baba"! Samantha'ya çocuğun gelmesinden rahatsız olduğunu ve gelmemesi gerektiğini Cyril'e anlatmasını isteyebilecek kadar güçsüz. Kadın ise; Cyril'e bunu söyleyecek gücü bulamayıp adama kendisinin söylemesi gerektiğini belirtecek ve bunu yaptırtacak kadar "doğru."

"Bisikletli Çocuk" mutlaka izlemeniz gereken bir Fransız filmi. Terk edilişleri yaşayan çocukları, bir çocuğun gözünden anlatıyor...

Bu sıkı bir film. Ama gerçek hayatta bunu yaşatan vicdansızlar olduğunu bilmek kötü. Çok kötü!...



29 Eylül 2011 Perşembe

Yokluğun Daim Mi Şimdi?


Loş bir kafenin küçük masalarından birine oturmuş kahvemi yudumlarken, günü geçmiş bir dergiyi okumaktan sıkılıp, sağ tarafımda bana uzakçana kalmış bir pencereden içeri vuran gün ışığının daha bir belirginleştirdiği uçuşan tozların düşüşünü izliyor ve düşünüyordum...

Masanın üzerinde porselen fincan tabağının altına iliştirilmiş bordo renkte bir peçete, zaten eski sayısı olan derginin son sayfalarından birinde yarısı çözülmüş olarak bırakılan bir bulmaca, esmer şekerlerin içiçe geçtiği kabın yanında epeydir dokunmadığım blackberryim ve mailboxıma düşen markaların gereksiz kampanya tanıtımları vardı ve ben sıkılıyordum.

Bir cevapsız çağrı aradı gözlerim. Sessizde olmadığını bildiğim halde, sessize aldığımı sanmışçasına tekrar tekrar tuşlara dokundum. Ne bir arama, ne de bir hatır soran kısa mesaj vardı. Hemen sonra "Unutuldum mu?" diye düşünüverdim. Onca gülüşme ve paylaşımlara, onca güzel anılara rağmen hiçbiri epeydir aramıyordu.

Peki niyeydi bu? Niye kesilmişti telefonlar. Şehir dışında geçirdiğim uzun bir tatilin bitiminde İstanbul'a döndüğümü bilmelerine rağmen niye yanımda değillerdi? Uzaklık mesafe olsa da dostluğun mesafesi olur muydu? Yokluğumda aklıma geldikçe hepsini aramıştım oysa ki. İstanbul'a dönüş yapacağım zamana yakın telefon edip buradan bir istekleri olup olmadığını da sormuştum. Bu sebeple kimse bana "Hayırsız" diyemez diye çıkışıp durdum içimden. Ve sonra yaklaşık iki aylık yokluğun, geçmişteki yaşanılanları silmesini komik olarak adlandırdım.

20 Eylül 2011 Salı

Seviyor musun? Sevmiyor musun?


Üzerinde koyu mavi desenleri ile dışarıdan gelen ışığın buluştuğu beyaz seramik kahve fincanından yukarı doğru dağılan duman, hemen hemen aynı renklerdeki fincan tabağına iliştirilmiş viskili çikolatayı nemlendirmişti. Bir el ötesinde bilgisayar ve ekranında yazılıp yazılıp silinen harfler, diğer yanda yazıya döküldükten sonra defalarca açılıp kapanan dosyadan akmış sayfa sayfa yazılar vardı...

Günlük güneşlik bir hava hakimdi dışarıda. Buna sevinen kuşların cıvıltısı, ferforje balkon korkuluklarına konan serçelerin oynaşması ve hemen aşağıdaki renk renk çiçeklerin sallantısı oldukça hoştu. Dünden kalmış, sonbahara inat bir gündü. Güzeldi! Hani güzeldi de...

Bir şeyler eksikti bu şehirde. Birkere huzur yoktu. Zaten saygı deforme olmuştu. Gerçeklik çok az gerçekçiydi. Hep kalabalık ve kargaşa hakim olduğundan o an yardıma ihtiyacı olan insanları farketmek imkansızdı. Sonra biri için gerçekleşen pozitif bir gelişmenin diğerleri için huzursuzluk olduğu olgunlaşmamış bireylerle dolu iş yaşamları vardı. Liste böyle uzar giderdi. Hele ki; uzun bir tatilin keyfini çıkarıp geri dönen biri için bu hiç bitmezdi. Ah İstanbul!

İstanbul kırılmazdı. Ben ona muhtaçtım, o da tüm kadınlığıyla beni sarmaya... Bu yüzden biraz da şımarıklığımı yansıtıyordum düşüncelerimde. "Mesala istediğin an koşup o tahta iskeleye gidememenin boşluğunu yaşadın mı hiç sen?" diye mırıldanabiliyordum en yakınlarıma. Yada "Motorlu bir tekne kiralayıp karşı kıyıdaki ağaçlıklara yalnız kafa dinlemeye gidebiliyor musun?" diye sorabiliyordum kısık sesle... Güzel bir şarkı açıp sahil boyunca bisiklet sürmenin, esnaftan alışveriş yapmanın, bahçeyle uğraşmanın, küçük bir kasabanın dar sokaklarında bağrışan küçük çocuklarla tek kale maç oynamanın, sahile inmenin, birgün sessizliği dinleyip, diğer gün canlı müzikle coşmanın keyfini alabilir miydin bu şehirden?

Sonra karar ver demiştim kendi kendime... Seviyor muydun bu şehri yoksa sevmiyor muydun?

10 Temmuz 2011 Pazar

Tatile Giderken…


Bulutlar sağa doğru kayıyordu. Zeytin fidanları ve ağaçlar büyük bir hızla geriye doğru akarken, dallarda sallanan yapraklar arasından “Ce!” yapan güneşin azizliğine uğruyordum ve gözler kısılıyordu.

Daha önce bu yollardan geçtiğinin altını çizen hız tutkununun asfalta bırakmış olduğu izi fark ettiğimde, yüzeyde oluşmuş çatlakları da seçiyor, yıllara yenik düşmüş adamın suratında oluşanlara benzer derin çizgileri görüyordum. Ta ki yol ayrımına gelip patika olanı seçene kadar...

Lastiklerin hafif esen yelle birlikte savurduğu toprak parçaları ve arabanın tekerlerinden fırlayıp yüzeyine çarpan küçük taş kalıntıları anın büyüsünü bozuyor, nerede olduğumu / yaşadığımı bir kez daha hatırlatıyordu.

Alışılagelmişlikten ötürü o an geçen anlık sinir, yol kenarında ayçiçek tarlasını fark edince tebessüm oluyordu. Yemeni başında sarılı yaşlı kadınların yaptığı işi görenler; yaşlanmalarından ötürü ellerinde iyice belirginleşmiş olan damarların içinde dolaşan kanı helal ederlerdi. Ömürlerine ömür eklenmesini yürekten dilerlerdi…

Bir on dakikalık daha direksiyon sallamanın ardından mola yerine doğru ilerken yalnızlığın aslında korkulacak bir şey olmadığını, kalabalık şehrin kalabalığında bile yalnız olduğumuzu bir kez daha hatırlatıyordu sessizlik. Ulaşım ve iletişimin eski zamanlara göre geliştiğini bilmek ve bu gelişimle ters orantılı işleyen bir nezaketin olduğunu görmek büyük şehrin karmaşasında kaybolan insanları ve yoklaşan sevgilerini tekrar hatırlatıyordu…

4 Temmuz 2011 Pazartesi

Deliler Koğuşundan Çıkan Kleptoman!


O bir kleptoman! Çalma davranışında bulunurken defalarca yakalandı. Fakat hastalığı nedeniyle bu davranışı tekrarlamaktan kendini alamadı ve birçok kez nezarethaneye atıldı. Mağaza sahipleri tarafından hakkında hukuki işlemler başlatıldı. Belki suçsuzluğunu ispatlamak, belki de psikolojik yardım almak için terapilere başladı ve sonunda adli vaka olarak akıl hastanesinde yattı. Ve bir süre sonra kendisinin “Deliler koğuşu” diye nitelendirdiği bir bölüme alındı. Burada çok sıkıntılı günler geçirdi. Yaşattıkları hastaneden çıktıktan sonra da devam etti…

Arkadaşımın annesi kendi yaşadığı bu durum sebebiyle zor günler geçirdi. Onun yanı sıra ailesi de; yakın çevresi, akrabaları ve komşuları tarafından yadırgandı. Samimiyeti olanlar arayı uzattı. Zamanla komşular kapılarını açmaz oldu. Dedikodu yayıldı. Ve sonunda herkes ona sırt çevirdi...

Daha önce birkaç yazımda detaylarıyla yaşadıklarını anlattığım bu kadını tanıyanlardan aldığım bilgilere göre iki farklı görüş ortaya çıkıyordu. Birincisi; hastalığının arkasına sığınıp davalardan yırtmaya çalıştığı, ikicisi de; aslında herhangi bir rahatsızlığının olmadığı, kleptomaniyi üzerine giyerek yaptıklarına kılıf uydurup kendini bu zor durumdan kurtarmaya çalıştığı ile ilgiliydi. İkinci yorumun doğru olduğunu varsayarsak unuttuğu bir şey vardı; doktorların çeşitli yöntemlerle onun kleptoman mı, bu rahatsızlığı kurtuluş yolu gören bir hırsız mı olduğunu anlayabilmesi…

Davalar bir sonraki duruşmaya ertelendi. Ve o bir daha geri dönmemeyi dilediği akıl hastanesinin dört duvarı arasına kapanmaya mecbur kaldı. Günlerce orada yaşadı. Bu kalış öncekinden daha kısa sürdü. Bir gün doktor onu karşısına aldı ve hafif ti’ye alarak şöyle dedi: “ Sen iyisin! Zekisin. Öyle ki; imkanın olup da okusaydın profesör, veya doktor olurdun…”

Akıl hastanesinden çıkan kadın mahkeme günlerini bekledi. Davaların kendi açısından güzel sonuçlanmasını istedi…

Bu yaşananlardan ayrı olarak söylenmesi gereken şu ki; hırsızların kleptomaniye sığınarak kendilerini aklamaya çalışmaları, hiçbir insanda bulunmayan acınası kişiliklerinden ötürü geliyor…